Ceza Yasalarının Geçmişe Yürümemesi Kuralının İstisnası: Lehe Yasalar – İzlenecek Yöntem

Yasaların bağlayıcılığı, kural olarak, yürürlükte oldukları dönemle sınırlıdır. Suç ve cezaları hüküm altına alan maddi ceza yasaları yönünden de aynı kural geçerli olup fail, cezaya konu olan fiilini gerçekleştirdiği tarihte yürürlükte olan ceza yasalarında tanımlanan fiiller için belirlenmiş yaptırımlarla sınırlı olarak sorumlu kabul edilecektir. Gerçekten, modern ceza hukuku alanında yüzyıllara dayanan gelişim süreci neticesinde, kişilerin yasada suç sayılmayan eylemleri nedeniyle cezalandırılamayacağı (kanunsuz suç olmaz ilkesi – nullum crimen sine lege) ve yasada sarahaten ve belirli biçimde suç olarak tanımlanan söz konusu eylemlere karşı ancak yine yasada gösterilen ceza ya da güvenlik tedbirlerinin hükmedilebileceği (kanunsuz ceza olmaz ilkesi – nulla poena sine lege) temel prensip olarak benimsemiştir. Buna paralel olarak, yasada sarih biçimde suç olarak gösterilmeyen eylemlere, yasadaki suçlardan birine benzetilmek suretiyle, suç niteliği verilmesi şeklinde tanımlanan kıyas yasağının da kişi hak ve hürriyetlerinin keyfi müdahaleler ile sınırlanmaması açısından büyük önem arz ettiği bilinmektedir1.

Ceza yasalarının geçmişe yürürlü olmaması kuralı, 27 Ağustos 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nin 8. maddesi ile ele alınmış ve kişilerin ancak suç işlenmezden evvel usulüne uygun biçimde kabul, neşir ve ilan edilmiş yasalar uyarınca cezalandırılabileceği belgelendirilmiştir. Aynı doğrultuda, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin “Kanunsuz ceza olmaz” başlıklı 8. maddesi ile hiç kimsenin, işlendiği zaman ulusal veya uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan bir eylem veya ihmalden dolayı suçlu bulunamayacağı ve suçun işlendiği sırada tatbik edilebilir olan cezadan daha ağır bir ceza verilemeyeceği kural altına alınmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Scoppola/İtalya kararında, lehe kanun ilkesinin, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı da dâhil temel bütün metinlerde tanındığı, artık Avrupa ceza hukuku geleneğinin bir parçası olduğu, hukukun üstünlüğü ilkesi gereğince hâkimin, suç oluşturan eyleme kanun koyucunun orantılı bir ceza olarak belirlediği cezayı vermesinin tutarlı olduğu, suç işleyene sadece suç işlediği tarihte daha ağır bir ceza öngörüldüğü gerekçesi ile ağır bir ceza verilmesinin ceza hukukunun temel ilkelerine aykırı bulunduğu, bunun aynı zamanda suçun işlendiği tarihten sonra meydana gelen bütün yasal değişiklikleri ve toplumun o suç karşısındaki yaklaşım değişikliğini görmemek anlamına geldiği, lehte olan ceza hükmünün geriye yürümesi ilkesinin cezaların öngörülebilir olması gerekliliğinin bir uzantısı olduğu, buna göre, eğer suçun işlendiği tarihte yürürlükte olan ceza kuralı ile kesin bir hükmün verilmesinden önce kabul edilen bir ceza kuralı farklı ise, hâkimin, sanığın lehine olan ceza kuralını uygulaması gerektiği belirtilmiştir2.

Ülkemizde de 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın 7. maddesi ile uluslararası sözleşmelere ve düzenlemelere uygun biçimde ceza yasalarının zaman bakımından uygulanmasında izlenecek yöntem ve istisnai haller aşağıdaki gibi ihdas edilmiştir:

Zaman bakımından uygulama
Madde 7- (1) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar.
(2) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.
(3) Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır.
(4) Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir.

Gerçekten Yargıtay, sanığın ısrarlı takip suçundan TCK’nın 123/A, 62/1 ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 251/3. maddeleri gereğince 5 ay 18 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, ısrarlı takip suçunun TCK’ya 22/05/2022 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 12/05/2022 tarihli ve 7406 sayılı Türk Ceza Kanunu Ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 8. maddesi ile eklendiği ve sanığın eylemlerini işlediği tarihten sonra yürürlüğe girdiği yargılamada; 5237 sayılı TCK’nın 7/1. maddesindeki düzenleme karşısında, sanığın ayrıldığı sevgilisi olan müştekiye karşı gerçekleştirdiği eylemlerin TCK’nın 123/1. maddesindeki kişilerin huzur ve sükununu bozma suçu kapsamında olup olmadığı hususunda yapılacak değerlendirme neticesinde sanığın hukuki durumunun tespit ve tayini gerekirken yazılı şekilde suç tarihi itibariyle ceza mevzuatında suç tipi olarak düzenlenmemiş ısrarlı takip suçundan mahkumiyet hükmü kurulmasını kanuna aykırı bulmuştur3.

Aynı şekilde, sanık hakkında 10/04/2013 tarihli ilama konu hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının, 6545 sayılı Kanun ile 5271 sayılı Kanun’un 231/8. maddesine eklenen “Denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemez.” biçimindeki düzenlemeden önce, 10/05/2013 tarihinde kesinleştiği, söz konusu hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verildiği sırada yeniden suç işleyenlere hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilemeyeceğine dair bir düzenleme olmadığı, yine sanık tarafından 06/03/2014 tarihinde işlenen 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na aykırı davranmak suçunun da anılan düzenlemeden önce işlendiği ile 5237 sayılı Kanun’un zaman bakımından 7. maddesinin 1. fıkrası uyarınca sonradan yapılan yasal değişikliğin sanık aleyhine yorumlanamayacağı gözetilmeden karar verilmesi isabetsiz bulunmuştur4.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun itirazen incelediği uyuşmazlıkta, imar kirliliğine neden olma suçuna ilişkin kanuni düzenlemenin 12/10/2004 tarihinde yürürlüğe girdiği ve sanığın eylemini gerçekleştirdiği kabul edilen 2003 yılında imar kirliliğine neden olma fiilinin ceza kanununda suç olarak düzenlenmediği tespit edilmiş, TCK’nun “suçta ve cezada kanunilik” ile “zaman bakımından uygulamaya” ilişkin iki ve yedinci maddeleri göz önüne alınarak eylemin, işlendiği tarihte suç olarak düzenlenmemiş olması nedeniyle derhâl beraat kararı verilmesi şartlarının oluştuğu, derhâl beraat kararı verilmesi gereken bir hâlde de, kanunun açık düzenlemesi ve istikrar kazanmış yerleşik yargısal uygulamalar dikkate alınarak dava zamanaşımı nedeniyle düşme kararı verilemeyeceği ifade edilmiştir5.

Suç tarihinde sanığın eyleminin gerçekleştiği yerin, spor salonu (müsabaka alanı) giriş kapısı arama noktası önündeki taraftar kuyruğu olduğu, sanığın henüz kuyrukta beklerken cebindeki bir maddeyi çöpe attığının görüldüğü, bu alanın suç tarihinde 6222 sayılı Kanun’un 3. maddesindeki tanımıyla spor müsabakasının yapılmasına tahsis edilen bir “spor alanı” olarak yorumlanabileceği, ancak 7182 sayılı Kanun’la değişik 6222 sayılı Kanun’un 13/2. maddesinde unsurları belirtilen “müsabaka, seyir, özel seyir ve antrenman alanları ile takım veya taraftarların toplu olarak seyahat ettikleri araçlar” kapsamına girmediğinin değerlendirildiği olayda; suç tarihinde “spor alanı” olarak değerlendirilen “müsabaka alanı”na girişteki üst arama kuyruğunda gerçekleşen eylemin suç tarihindeki 6222 sayılı Kanun’un 13/2. maddesindeki tanıma göre spor alanında meydana geldiği sabit olmakla sanığın eyleminin değişiklik öncesi suç oluşturduğu değerlendirilmiştir. Ancak, 12/07/2019 tarihinde yürürlüğe giren 7182 sayılı Kanun’la birlikte değişen 6222 sayılı Kanun’un 13/2. maddesi kapsamında, suçun işlendiği yerin, dolayısıyla suçun maddi unsurunun; müsabaka, seyir, özel seyir ve antrenman alanları ile takım veya taraftarların toplu olarak seyahat ettikleri araçlarda işlenmesi zorunluluğu bulunduğu, ne var ki sanığın suçu işlediği iddia edilen yerin müsabaka alanı olmadığı göz önüne alınmış, bu nedenle, inceleme tarihinde 12/07/2019 tarihinde yürürlüğe giren 7182 sayılı Kanun’la değişik 6222 sayılı Kanun’un 13/2. maddesine göre sanığın eyleminin suçun kanunda yazılı unsurları oluşturmadığına dikkat çekilerek sanığın beraatine karar verilmesi gerektiği belirtilmiştir6.

Kabahat teşkil eden eylem ve davranışlar yönünden yapılacak değerlendirmede ise 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 5. maddesi yol göstericidir. Hükme göre, göre kabahat, neticenin oluştuğu zaman dikkate alınmaksızın, failin icrai veya ihmali davranışı gerçekleştirdiği zaman işlenmiş sayılacak ve TCK’nın zaman bakımından uygulamaya ilişkin hükümleri kabahatler bakımından da uygulanacaktır. Bununla beraber, kabahatler karşılığında öngörülen idarî yaptırımlara ilişkin kararların yerine getirilmesi bakımından derhal uygulama kuralı geçerli olacaktır7.

Nitekim Yargıtay, 3213 sayılı Maden Kanunu’nun 24/06/2010 tarihinde yürürlüğe giren 5995 sayılı Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 6. maddesi ile değiştirilen 12/5. maddesinde öngörülen idari para cezasının miktarına yönelik kabahatli şirket lehine olan değişikliğin dikkate alınmamasını TCK’nın 7. maddesinde ihdas edilen zaman bakımından uygulama kuralına aykırı bulmuştur8.


Yasaların Yürürlük Süreleri Bakımından Çeşitleri

Önceden belirlenen yürürlük süresinin sona ermesiyle uygulanması kendiliğinden sona eren yasalar süreli yasalar olarak isimlendirilirken geçici olduğu bilinen bir durum veya olaya mahsus olarak düzenlenen yasalar geçici (istisnai) yasalar olarak tanımlanır. Geçici yasaların tatbiki, kanunlaşmalarına sebep olan olay ya da keyfiyetin devamına bağlıdır.

5237 sayılı TCK’nın 7. maddesinin 4. fıkrası kapsamında bunların yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edileceği kural altına alınmıştır. Hükmün gerekçesinde de bu tür kanunların nitelikleri gereği, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş bütün suçlar hakkında uygulanmalarının zorunlu olduğu, aksi takdirde söz konusu kanunların caydırıcı etkilerinin azalacağı ya da hiç kalmayacağına, nitekim çeşitli nedenlerle suçların failleri ele geçirilemediği ve örneğin iştirak halinde işlenen bir suçta kaçan failin, kanunun uygulama suresi geçtiğinde hiçbir yaptırım ile karşılaşmadığı, bu durumun adalet anlayışına uygun olmadığı gibi eşitlik ilkesine aykırı olacağına dikkat çekilmiştir.

Yürürlüğe giren bir başka yasa tarafından açık (sarih) ya da dolaylı (zımni) olarak yürürlükten kaldırılıncaya değin uygulanmaya devam edilen sürekli yasaların tatbiki hususunda çeşitli ihtimaller bulunmaktadır. Öncelikle ifade etmek gerekir ki, üst kanun alt kanunları ilga edeceğinden (lex superior derogat legi inferiori) örneğin, anayasa ile yasa arasındaki çatışmada anayasa hükmüne üstünlük verilir. Normlar hiyerarşisinde aynı düzeyde yer alan yasaların birbiriyle çelişmesi keyfiyetinde ise sonraki kanunun önceki kanunu ilga edeceği kabul edilir (lex posterior derogat legi priori). Bu kural için dikkat edilmesi gereken husus sonraki tarihli yasanın önceki tarihli yasayı zımnen ilga edebilmesi için her ikisinin de genel ya da özel nitelikli olması gerektiğidir. Bunun içindir ki, önceki özel yasa ile çatışan sonraki genel nitelikli yasa yönünden yapılacak değerlendirmede; genel mahiyetteki yasa ihmal edilecektir. Söz konusu kurala, 5237 sayılı TCK’nın 5. maddesi ile istisnai hüküm getirilmiş, Yasa’nın genel hükümlerinin, özel ceza kanunları ve ceza içeren kanunlardaki suçlar hakkında da uygulanacağı belirtilmiştir. Ne var ki, sözü edilen istisnai hal yalnızca 1 Haziran 2005 tarihinden önce yürürlükte olan ve 31 Aralık 2008 tarihine kadar herhangi bir değişiklik yapılmayan kanunlarda etki doğurabilmiştir[1]. Son olarak, aynı tarihli iki yasa arasındaki çatışmada, özel kanun genel kanunları ilga eder kuralı (lex specialis derogat legi generali) uyarınca özel nitelikli yasa uygulanarak genel nitelikli yasa ihmal edilecektir9.

10 sayılı Resmi Gazete Hakkında Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 7. maddesine göre kanunlar, Cumhurbaşkanlığı kararnameleri ve yönetmelikler ile diğer düzenlemeler, ayrıca bir yürürlük tarihi belirtilmemiş ise Resmî Gazete’de yayımlandığı gün yürürlüğe girer. Bununla birlikte, kişi hak ve hürriyetleri için en ağır yükümlülüklerin öngörüldüğü ceza yasaları bakımından yürürlük ve uygulama meselesi hassasiyetle değerlendirilmektedir. Yargı öznelerinden olan mahkemeler ile ilgili idari birimlerin uygulama açısından doğması muhtemel sorunları saptaması ile bunların çözümleri için gerekli çalışmaları yapabilmeleri açısından asgari hazırlık süresinin tanınması ve nihayetinde toplumun yasa ile getirilen kural ve yaptırımları özümsemesi için bunların yayım tarihi ile yürürlük tarihi arasında zaman bırakılması yerinde görülmektedir10. Bu itibarla, 26/09/2004 tarihinde kabul edilen 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğü meselesinde de bahsi geçen sakıncalar gözetilerek yürürlük tarihi olarak 01/06/2005 günü belirlenmiştir.


İstisna: Lehe Yasaların Geçmişe Yürürlüğü

Temel prensip ceza yasalarının geçmişe yürümemesi olmakla birlikte çeşitli gerekçeler gözetilerek istisnaen lehe nitelikteki yasanın geçmişe yürümesi kabul edilmiştir. Müesseseye dayanak hususlardan ilki kanunilik ilkesidir. Hukuk güvenliği ve belirlilik ilkelerinin doğal sonucu olarak kanunsuz suç ve ceza ihdas edilemeyeceği gözetilmiş, kişilerin eylemlerini gerçekleştirdikleri tarihteki mevzuatta meydana getirilen değişiklikler sonucunda durumlarında aleyhe sonuç yaratılmasının kazanılmış haklarına halel getireceği ifade edilmiştir. Öte yandan, sonraki tarihli yasanın her halükarda toplumsal ihtiyaçlara, kamu yararına, failin ıslahına ve yasanın önleme amacına daha iyi biçimde hizmet edeceği temel kabuldür. Dolayısıyla, yeni tarihli yasanın hem toplum hem de fail bakımından suç ve cezaların belirlenmesi ile somut olaya uygulanmasında maksimum faydayı sağlayacağı belirtilmektedir. Son olarak, yasa koyucunun benimsediği suç ve ceza politikası doğrultusunda yeni yasayı yürürlüğe koymak suretiyle vazgeçtiği cezalandırma iradesinde ısrar edilmesinin insancıllık ve adalet esaslarına da uymayacağının altı çizilmelidir.

İstisnai düzenlemeye göre eylemin, gerçekleştiği tarihteki yasaya göre suç kabul edilmesine karşılık sonradan yürürlüğe giren yasa ile suç niteliğinin ortadan kalkması, suçun unsurlarında ya da diğer cezalandırılabilme şartlarında, bu suçtan dolayı mahkumiyetin yasal neticelerinde failin lehine olacak nitelikte değişiklik yapılması halinde lehe yasa uygulama alanı bulacak ve eylem suç olmaktan çıkarılmışsa faile ceza verilmeyecek, tespit edilen ceza veya emniyet tedbirinde farklılık söz konusu ise iki yasa ayrı ayrı ve fakat bir bütün halinde uygulanmak suretiyle failin lehine olacak biçimde karar verilecektir.

2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 45. maddesinin 5. fıkrası ile Yargıtay daireleri arasındaki içtihat farklılığını gidermek ve ülke genelinde hukuk birliğini sağlamak amacıyla oluşturulan içtihadı birleştirme kararlarının benzer hukuki konularda Yargıtay Genel Kurullarını, dairelerini ve adliye mahkemelerini bağlayacağı kural altına alınmıştır. Fail aleyhine sonuçlar doğuracak içtihadı birleştirme kararları, temel prensiple uyumlu olarak, geçmişe yürümeyecektir. Buna karşılık, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nun 15/06/1949 tarih ve 4-11 sayılı kararında, içtihadı birleştirme kararlarına dayanılarak daha önce müstekar biçimde uygulanan içtihatlar doğrultusunda verilen kesin hüküm mahiyetindeki kararlar hakkında karar düzeltme yoluna gidilemeyeceği bildirilmiştir. Gelinen aşamada, yargı organları nezdinde bağlayıcılığı haiz olan içtihadı birleştirme kararları yönünden yapılan değişiklikler ile fail lehine meydana gelen hususlarda geçmişe yürürlüğün mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

Yürürlüğe giren yasa ile eylemin suç olmaktan çıkarılması durumunda kesinleşmeyen yargılamalar yönünden Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 223/2. maddesi uyarınca beraat kararı verilecektir. Kovuşturması devam eden yargılamalar yönünden de, mahkeme, eylemi suç olmaktan çıkarmamakla birlikte fail lehine hükümler öngörüyorsa kendiliğinden lehe yasayı uygulayarak karar verecektir. Bunun gibi, Yargıtay CMK’nın 303/1-d hükmü doğrultusunda, temyiz incelemesi sırasında hükümden sonra yürürlüğe giren kanun, suçun cezasını azaltmış ve mahkemece sanığa verilecek cezanın belirlenmesinde artırma sebebi kabul edilmemiş veya yeni bir kanun ile fiil suç olmaktan çıkarılmış ise kararı düzeltme yoluna gidebilecektir.

Nitekim Yargıtay, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren 6518 sayılı Kanun’la yapılan değişiklikle, 5809 sayılı Kanun’un 56. maddesine, 4. ve 5. fıkralar eklenmek suretiyle, sanıkların hangi suretle yurda getirdikleri belli olmayan cep telefonuna, fotokopi belgelerle kuruma başvurarak kayıt işlemi yaptırmak istemeleri yönünde gerçekleştirdikleri eylemleri yönünden, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren aynı Kanun’la 5809 sayılı Kanun’un 63/10 maddesinde değişen hükümle suç olarak tanımlanmadığı, bu itibarla sanıklar hakkında beraat kararı verilmesi gerekirken, eylemin işlendiği zaman yürürlükte olmayan 5809 sayılı Kanun’un 56/4. maddesi hükmüne göre suç kabul edilerek sanıklara önödeme ihtarında bulunulması, önödeme miktarını ödemeleri neticesinde CMK’nın 223/8. maddesi gereğince düşme kararı verilmesini kanuna aykırı bularak bozma nedeni yapmıştır11.

5271 sayılı CMK’nın 231/5. fıkrasında, sanığa “yüklenen suçtan” dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise mahkemece hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebilmektedir. Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının nitelikleri gereği, kural olarak, uyarlama yargılamasına konu olamayacağı kabul edilmektedir. Bununla birlikte, sonradan yürürlüğe giren bir kanun ile tipiklikte tanımlanan eylemin suç olmaktan çıkarılması durumunda, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasının suça ilişkin koşullarından olan “yüklenen eylemin kanunda suç olarak tanımlanmış olması” koşulu ortadan kalkacağından, istisnai olarak, uyarlama yapılabileceği belirtilmektedir12.


Önceki ve Sonraki Tarihli Yasaların Somut Olaya Uygulanması

Lehe yasanın saptanmasında ifade edilecek ilk husus, söz konusu uygulamanın münhasıran henüz hükmedilmemiş ya da infazına başlanmamış cezalar bakımından değil, infazına başlanmış ve tamamlanmış cezalar bakımından da gündeme gelebileceğidir. Bu durumda, lehe yasanın uygulanması bağlamında yapılan uyarlama yargılaması sonucunda ceza süresinin azalması veya tamamen ortadan kaldırılması sonucu hükümlünün koşullu salıverilme ve cezanın tamamen çekilmiş sayıldığı tarihleri lehine değişmiş olacağı gibi, sabıka kaydının silinmesi koşulları da farklı olacaktır. Ancak, ceza mahkumiyetine bağlı kişinin hukukunu etkileyen sonuçları, sabıka kaydı dahil ortadan kalktığında artık lehe yasanın uygulanma olanağı kalmayacaktır13.

Yürürlük yasaları, suç tarihinde yürürlükte bulunan yasa ile sonradan kabul olunan yasalar arasındaki uyum sorunlarını gidermek için kabul olunan geçici yasalar olup, 5252 sayılı Yasa da, 765 ve 5237 sayılı Yasalar arasındaki uyumu sağlayabilmek için kabul edilmiş bulunan, geçici, süreli ve özel bir Yasa’dır. Bu itibarla öncelikle, amacı, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın yürürlüğe konulmasına ilişkin usul ve esasları belirlemek, kapsamı ise, diğer yasalarda 765 sayılı Türk Ceza Yasası’na yapılan yollamalar, 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın yürürlüğe girmesiyle yürürlükten kaldırılan hükümler ve 5237 sayılı Türk Ceza Yasası’nın uygulanması için diğer yasalarda yapılan değişiklikler, bu yasanın yürürlüğe girmesinden önce işlenmiş suçlar hakkında ne surette hüküm kurulacağı ve kesinleşmiş cezaların nasıl infaz edileceğine ilişkin hükümleri içeren 5252 sayılı Yasa hükümleri kapsamında değerlendirilmelidir14.

Lehe Olan Hükümlerin Uygulanmasında Usul
Madde 9- (1) 1 Haziran 2005 tarihinden önce kesinleşmiş hükümlerle ilgili olarak, Türk Ceza Kanununun lehe olan hükümlerinin derhal uygulanabileceği hallerde, duruşma yapılmaksızın da karar verilebilir.
(2) Birinci fıkra hükmü, 1 Haziran 2005 tarihinden önce verilip de Yargıtay tarafından lehe olan hükümlerin uygulanması hususunda değerlendirme yapılması gerektiği gerekçesiyle bozularak mahkemesine gönderilen hükümler hakkında da uygulanır.
(3) Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir.
(4) Kesin hükümle sonuçlanmış olan davalarda, sonradan yürürlüğe giren bir kanunla ilgili olarak lehe hükmün belirlenmesi ve uygulanması amacıyla yapılan yargılama bakımından dava zamanaşımına ilişkin hükümler uygulanmaz.

Buna göre, 5237 sayılı TCK’nın lehe hükümlerinin uygulanmasında derhal uygulama, başka anlatımla, herhangi bir inceleme, araştırma, kanıt tartışması yapılmaksızın ve takdir hakkının kullanılmaksızın uygulama mümkün ise duruşma yapılmaksızın evrak üzerinden; aksi durumda, örneğin suçun unsurlarının veya özel hallerinin değiştirilmiş olması, 5237 sayılı TCY’nın 61. maddesi gözetilerek cezanın tayin ve taktirinin gerekmesi, seçimlik cezalardan birinin tercihinin söz konusu olması, seçenek yaptırımların ya da cezanın kişiselleştirilmesini gerektiren hallerin ayrıca değerlendirilmesinin lazım olması gibi durumlarda ise duruşma açmak suretiyle karar verilmelidir15.

Dikkat edilmelidir ki, duruşma açılarak yargılama yapılsa da bu yargılama, sonraki kanunun lehe hükümlerinin saptanması ve uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi ile sınırlı ve kendine özgü talî bir yargılama olup uyarlama yargılamasında kural olarak önceki karar dışına çıkılamayacak, kesinleşen karardaki suça konu sabit eyleme uygulanma olanağı bulunan yeni kanundaki hükümler bütünüyle tatbik olunduktan sonra yeni kanunun lehe sonuç doğurduğunun saptanması hâlinde, hükümlünün bu sonuçtan faydalanması için infaza konu olabilecek nitelikte bir hüküm kurulmasıyla yetinilecektir16. Bu itibarla, uyarlama yargılamalarında ilk hükmü veren mahkeme yetkili görülmekte ve bu mahkeme sonradan yürürlüğe giren lehteki kanunun sağladığı olanakla sınırlı olarak kesinleşmiş ilk hükmü değiştirme yetkisiyle donatılmakta, bu yeni hükmün de kendine mahsus yasayolu başvurusuyla denetlenmesi yapılabilmektedir. Dolayısıyla, sonradan yürürlüğe giren lehte yasa uygulamasıyla, yasayoluna başvurulmaksızın kesinleşmiş önceki hükmün, kendi bünyesinde yer alan ve ancak kanun yararına bozma yoluyla düzeltilebilir nitelik arzeden aykırılıkların ilk hüküm mercisince düzeltilmesi olanaklı bulunmamaktadır17.

Emsalen, kullanmak için uyuşturucu madde bulundurmak suçundan sanığın 5237 sayılı TCK’nın 191/1. maddesi uyannca 1 yıl hapis cezası ile cezalandırmasına ve aynı maddenin 2. fıkrası uyarınca hakkında tedavi ve denetimli serbestlik tedbirlerinin uygulanmasına ilişkin hükmün infazı aşamasında 5560 sayılı Kanun ile TCK’nın 191. maddesinde yapılan değişikliğin yürürlüğe girmesi nedeniyle yeniden değerlendirme yapılması yönünden Cumhuriyet savcılığınca yapılan başvurunun 5560 sayılı Kanun ile yapılan düzenlemenin kesinleşmeyen ve görülmekte olan davalar hakkında uygulanabileceği, kesinleşen hükümler ile ilgili lehe bir düzenleme getirmediği gerekçesi ile reddedilmesi üzerine kanun yararına bozma talebinde bulunulmuş ve Yargıtay; 5560 sayılı Kanun’la değişik 5237 sayılı Kanun’un 191/2. maddesiyle “Bu suçtan dolayı açılan davada mahkeme, birinci fıkraya göre hüküm vermeden önce uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanan kişi hakkında, tedaviye ve denetimli serbestlik tedbirine; kullanmamakla birlikte, kullanmak için uyuşturucu veya uyarıcı madde satın alan, kabul eden ve bulunduran kişi hakkında, denetimli serbestlik tedbirine karar verilebilir.” şeklinde düzenleme getirildiği ve bu düzenlemenin de sanık lehine olduğu ve uygulanması gerektiği, aksine yorumun aynı nitelikte olan davalarda yargılaması daha önce bitirilen ve kararı kesinleşen kişilerin aleyhine, ancak kanuni herhangi bir sebeple yargılaması uzayan, bu nedenle hakkında henüz bir karar verilemeyen kişilerin lehine hukuki bir durumun oluşmasına sebep olacağı da dikkate alınmak suretiyle itirazın bu bakımdan kabulüne karar verilmesi gerektiği yönündeki itirazları yerinde görerek kararın kanun yararına bozulmasına hükmetmiştir18.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu da infaz edilmiş cezalar hususunda vermiş olduğu kararında, sonraki tarihli yasanın, cezası infaz edilmiş hükümlü açısından lehe bir durum oluşturup oluşturmayacağının her somut olayda ayrıca değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekerek “infaz edilmiş bulunan hükümlerle ilgili olarak uyarlama yargılaması yapılamaz” şeklinde bir kuralın kabul edilemeyeceğine hükmetmiştir19.

Ek olarak, Yargıtay, önceki ve sonraki tarihli yasalardan failin lehine sonuç doğuran yasanın tespitinde ilgili yasaların somut olayda sanık yönünden uygulanma olanağı bulunan bütün hükümleri uygulanmak suretiyle elde edilen sonuçların karşılaştırılması gerektiğini belirtmektedir20. Bu itibarla, değerlendirme yalnızca ceza miktarı ya da türü bakımından değil, şartlı salıverilme koşullarındaki lehte değişiklikler gibi çeşitli hususlar bir bütün halinde göz önüne alınarak yapılmalıdır21.

Bu doğrultuda, 5327 sayılı Yasa’nın 204/1. maddesinin lehe olduğundan bahisle anılan maddedeki cezanın üst sınırı gözetilip 765 sayılı Yasa’nın zamanaşımına ilişkin hükümleri esas alınarak sonuca ulaşıldığı olayda; suç tarihinde yürürlükte bulunan yasa ile sonradan yürürlüğe giren yasanın olaya ilişkin tüm hükümleri uygulanarak sonuçların birbiriyle karşılaştırılması suretiyle bulunan lehe yasanın bir bütün halinde tüm hükümlerinin uygulanması gerektiği gözetilmeksizin karar verilmesi bozma sebebi kabul edilmiştir22.


Lehe Yasanın Saptanması

Suçun İşlendiği Zamanın Tespiti

Türk Ceza Yasası’nın 7. maddesinin tatbikinde, yasaların zaman bakımından uygulama alanlarının saptanması bakımından, suçun işlendiği zamanın tespiti büyük önem arz etmektedir. Kasten öldürme, hırsızlık suçları gibi eylemin neden olduğu sonucun devam etmeden son bulması durumu “ani suç” olarak tanımlanırken kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu gibi kanuni tanımdaki hareketin ika edilmesiyle tamamlanan ve fakat icrası devam eden suçlara ise “mütemadi suç” ismi verilmektedir. Ani suçun icrai ya da ihmali eylemlerle hasıl olması durumunda eylemin gerçekleştiği andaki yasa uygulanacak iken mütemadi suçlarda, suçun temadinin sona erdiği anda işlendiği göz önüne alınır ve – failin lehine ya da aleyhine olup olmadığı irdelenmeksizin- o tarihteki hükümler yerine getirilir23. Zincirleme (müteselsil) suçlarda da, benzer şekilde, teselsülün sona erdiği anda yürürlükte olan yasa tatbik edilerek sonuca ulaşılır.

Yargıtay, zincirleme suçlara uygulanacak yasa yönünden yaptığı değerlendirmede, sanığın kendisiyle aynı evde ikamet eden kızına karşı bir suç işleme kararının icrası kapsamında, değişik zamanlarda işlediği anlaşılan basit cinsel istismar ve nitelikli cinsel istismara (ırza geçmeye) teşebbüs suçlarının hukuki ve fiili bir kesintiye uğramadığını tespit etmiş, yasa değişikliğinin hukuki kesinti olarak kabul edilemeyeceğininin altını çizerek eylemin zincirleme surette nitelikli cinsel istismara teşebbüs suçunu oluşturduğunu kabul etmiş; bu itibarla, teselsülün 5237 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girmesinden sonra bitmesi durumunda, suç yeni yasa zamanında işlenmiş sayılacağından TCK’nın zaman bakımından uygulama alanını gösteren 7/1-2 maddesi gereğince, 765 sayılı Yasa lehe dahi olsa uygulanma olanağının bulunmadığına dikkat çekerek 5237 sayılı TCK’nın 103/2, 103/3, 35 ve 43. maddeleriyle hüküm kurulması gerektiğini belirtmiştir24.

Yargıtay Ceza Genel Kurulu önüne gelen dosyada, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararında öngörülen denetim süresi içinde, kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemeyeceğine ilişkin 28/06/2014 tarihinde yürürlüğe giren düzenleme dikkate alınmış ve yargılamaya konu suç tarihinin 25/01/2015 olduğu, CMK’nın 231. maddesinin 8. fıkrasına eklenip 28/06/2014 tarihinde yürürlüğe girdiği, bu itibarla denetim süresi içinde kişi hakkında kasıtlı bir suç nedeniyle bir daha hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilemeyeceğine ilişkin düzenlemenin suç tarihinde yürürlükte bulunduğu dikkate alınmış ve sanığın adli sicil kaydında bulunan hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının yargılamaya konu suç tarihi itibarıyla sanık hakkında verilecek hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına yasal engel oluşturacağı ifade edilmiştir25.

Ayrıca, lehe kanunun belirlenmesi sırasında, infaza ilişkin yasal düzenlemeler dikkate alınmadan sadece maddi ceza hukukuna ilişkin düzenlemelerin karşılaştırması sonucunda sanık lehine olduğu kabul edilen yasal düzenlemeler uyarınca sanığın hukuki durumunun belirlenmesi gerekeceği, sanık hakkında mahkûmiyet kararı verilmesi ve bu kararın kesinleşmesi sonrasında infaza ilişkin değerlendirmelerin mahkemelerce önceden bir karar ile saptanmasının gerekmediği cihetle, infaza ilişkin düzenlemeler de dikkate alınmak suretiyle temel cezanın belirlenmesi mümkün olmadığına dikkat edilmelidir26.

Yasalar Arasındaki Farkın Yalnızca Cezanın Türü ve Miktarına İlişkin Olması

Suç karşılığı para cezası öngören yasa, hapis cezası öngören yasaya göre lehe kabul edilir. Eğer ki, yasalardan birinde suç karşılığı olarak yalnızca hapis cezası ve diğerinde para cezası ile hapis cezası seçimlik ise seçimlik yasa lehedir. Buna karşılık, her iki yasada da suç karşılığı öngörülen ceza türünün aynı olması keyfiyetinde hapis cezasında sürenin ve para cezasında da miktarın karşılaştırılması lazımdır. Türü aynı olan cezaların miktarı sabit ise miktarı az olan ceza lehe değerlendirilecektir. Fakat, türü aynı olan cezaların aşağı ve yukarı hadlerinin bulunması durumunda çeşitli ihtimaller bulunmaktadır. Bunların aşağı sınırları aynı, yukarı sınırları farklı ise yukarı sınırı az olan yasa failin lehinedir. Yukarı sınırların eşit olması seçeneğinde ise aşağı sınırını diğerine göre daha az cezayı öngören yasa uygulanacaktır. Aynı tür cezanın aşağı ve yukarı hadlerinin birbirinden bütünüyle farklı olması halinde ise her iki yasadan kapsadığı cezanın yukarı sınırı daha az olan yasa lehedir. Söz konusu tercihin gerekçelendirilmesi husunda sanığın, yasada öngörülen aşağı had bakımından bir hakkı haiz olmadığı, gerçekten hakimin kanun tarafından tanınan takdir yetkisi çerçevesinde artırım sebeplerini gözeterek cezayı artırabileceği, bununla birlikte her halükarda üst sınırı aşamayacağı göz önüne alınarak, cezanın yukarı sınırının sanık yönünden bir hak teşkil ettiği ifade edilmektedir27.

Belirtilmelidir ki, lehe yasanın tespitinde münhasıran cezanın türü ya da miktarı değil, kusurluluk, yanılma, zaruret hali, cezayı ağırlaştıran veya azaltan nitelikli haller, erteleme, tekerrür, şartlı salıverme gibi cezanın kişiselleştirilmesi noktasında önem arz eden hususların da ihmal edilmemesi gerekmektedir28.

Suç tarihinden sonra yürürlüğe giren etkin pişmanlık müessesesinden uyarlama yargılaması esnasında faydalanan sanık hakkında uyarlama kararı öncesi müştekinin yargılama aşamasında yağmalanan parasının iade edildiğine ilişkin bir anlatımının bulunmaması, hükümlünün tazmin veya iade konusunda bir iradesinin olmaması karşısında, uyarlama sırasında hükümlüye mehil verilerek müştekinin zararının karşılanması üzerine etkin pişmanlık hükümlerinden yararlandırılmasının mümkün olmadığına yönelik itiraz üzerine yapılan değerlendirme neticesinde; suç ve uyarlama yargılamasına konu hüküm tarihi itibarıyla mer’i 765 sayılı TCK’nın 523. maddesinde, anılan Kanun’un ikinci faslında yer alan yağma suçlarında etkin pişmanlığa yer verilmezken, 01/06/2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK’nın “Etkin pişmanlık” başlıklı 168. maddesi ile sanığın bizzat pişmanlık göstererek mağdurun uğradığı zararı aynen geri verme veya tazmin suretiyle tamamen gidermesi hâlinde, yağma suçundan dolayı etkin pişmanlık gösteren kişiye verilecek cezanın belli oranda indirileceği hükmüne yer verilmiş olmasına, kendine özgü talî bir yargılama olması itibarıyla uyarlama yargılamasında, kural olarak önceki karar dışına çıkılamayacağında, kesinleşen karardaki suça konu sabit eyleme uygulanma olanağı bulunan yeni kanundaki ilgili maddelerin bütünüyle tatbik olunmasından sonra bulunacak sonuç cezanın, kesinleşen hükümdeki ceza ile karşılaştırılması gerektiğinde kuşku bulunmamakta ise de; sonradan yürürlüğe giren kanunun, suça etkili hâlleri yeniden düzenlemesi hâlinde kesinleşmiş mahkûmiyet kararı bakımından doğuracağı sonucun bir mahkeme kararı ile saptanmasının gerekmesine, etkin pişmanlık kurumunun, suça etkili hâller cümlesinden olduğunda kuşku bulunmamasına, uyarlama yargılaması safhasında gösterdiği etkin pişmanlık kapsamında mağdurun zararını tamamen karşılayan hükümlünün, kesinleşmiş hükümle ilgili yargılama sürecinde zarar tazmini yoluna gitmemesinin işbu hâli lehe değerlendiren bir norm mevcut olmadığından, çağdaş yaptırım teorisi ve onarıcı adalet ilkesi de gözetildiğinde hükümlü aleyhine değerlendirilmeyeceğinin kabulünde zorunluluk bulunduğuna hükmedilmiştir29.

Cezaların İnfaz Rejimini Değiştiren Yasalar

Türk Ceza Yasası’nın 7. maddesinin 3. fıkrası uyarınca hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar müstesna olmak üzere infaz rejimine ilişkin hükümler derhal uygulanacaktır. Derhal uygulanırlık kuralı olarak isimlendirilen düzenlemeye göre, cezaların niteliklerini değiştirmeksizin yalnızca infaz rejimine yöne değişiklikler öngören yasalar, failin lehine ya da aleyhine olup olmadığına bakılmaksızın ivedilikle tatbik edilecektir. Buna göre, hapis cezasının koşullu salıverme bakımından kurumda infaz edilmesi gereken kısmını değiştiren yasa, bir infaz yasası değil, ceza yasası sayılacak ve lehe olup olmadığı değerlendirilerek uygulanacaktır30.

İnfaz hukuku yönünden benimsenen derhal uygulanma prensibi, meriyet kazanan yeni mevzuatın hükümlünün ıslahı ve topluma kazandırılması ile kamu yararı gibi hususlarda öncekine kıyasla daha kusursuz ve eksiksiz olduğu savı doğrultusunda aynı ceza infaz kurumunda bulunan hükümlülere farklı infaz rejimlerinin tatbik edilmesinden doğacak adaletsizliklerin ve yönetimsel diğer sakıncaların önlenmesi gayelerine hizmet etmektedir.

Muhakeme Hukukunu İlgilendiren Yasalar

Ceza muhakemesi hukukunda da aynı şekilde derhal uygulanma prensibi esas alınmakta ve muhakeme işlemlerinin yeni yasanın yürürlük tarihinde failin lehine olup olmadığı araştırılmaksızın değişikliklere uygun şekilde sürdürülerek tamamlanmaktadır. Şekli ceza hukuku olarak da ifade edilen muhakeme hukukuna ilişkin kanun değişikliği anına dek olan muhakeme işlemleri eski kanuna tabi olacak ve geçerliliğini koruyacak ve fakat yapılacak yeni işlemler için yeni kanunda öngörülen kurallar dikkate alınacaktır[1]. Bu itibarla görev ve yetki gibi hususlarda, örneğin asliye ceza mahkemesince kovuşturulan eylemin ağır ceza mahkemelerinin görev alanına alınması halinde dosyanın görevsizlik kararı ile ağır ceza mahkemesine sevki söz konusu olacaktır. Dolayısıyla, yasa değişikliği ile ağır ceza mahkemesinin görevi kapsamına giren eylem bakımından muhakeme işlemleri her ne kadar yeni yasa hükümlerine göre tatbik edilecekse de ceza bakımından aleyhe yasanın geçmişe yürümeyeceği kuralı göz önüne alınarak hüküm kurulacaktır. Bunun gibi, muhakeme devam ederken gerçekleşen yasa değişikliği ile önceden kanun yolu incelemesine tabi olan karara karşı bu yolun kapatılması durumunda, derhal uygulanma kuralı uyarınca kanun yoluna başvurulması mümkün olmayacaktır31.

Şikayet müessesesi yönünden yapılacak değerlendirmede, eylemin gerçekleştiği tarihte şikayete tabi olan suçun, muhakeme usulünde değişiklik yapılmak suretiyle re’sen soruşturulan suçlar kapsamına alınması halinde, failin aleyhine olan yeni yasa uygulama alanı bulacak ve suç şikayet süresi dolmadıysa iddia makamınca re’sen soruşturulacaktır32. Şikayet süresinin geçmesi keyfiyetinde ise soruşturma ya da kovuşturma yapılamayacak olmakla beraber bunun sonradan kovuşturma aşamasında anlaşılması halinde 5271 sayılı CMK’nın 223/8. maddesi kapsamında düşme kararı verilmesi lazımdır33.

1982 Anayasası, dava ve ceza zamanaşımına ilişkin kanun hükümlerinde değişiklik yapılması durumunda da maddi ceza hukukuna ilişkin zaman bakımından uygulama kurallarının geçerli olacağını kabul etmiştir (m.38,f.2). Bu nedenle, yeni TCK’nun Yürürlük ve Ugulama Şekli Hakkında Kanun Tasarısının TBMM Adalet Komisyonunundaki müzakereleri sırasında “Ceza kanunlarının zaman bakımından uygulanmasına ilişkin kurallar göz önünde bulundurularak; Tasarının, zamanaşımına ilişkin hükümlerin zaman bakımından uygulanmasına ilişkin tasarının 12. maddesi metinden çıkarılmıştır. Burada zamanaşımını kesen ve durduran nedenler bakımından ise kesme ve durdurmayı kolaylaştıran kanunlar aleyhte, sınırlandıran Kanun’un ise lehte olduğu kabul edilmelidir. Bu itibarla, gerek dava ve gerekse de ceza zamanaşımında failin daha lehine olan, yani suçun nev’inin değiştirilmesi veya cezasının azaltılması sebebiyle zamanaşımı süresi daha kısa olan kanun hükümleri uygulanacaktır34.

  1. Yargıtay 19. Ceza Dairesi 15/05/2017T., 2015/32112E., 2017/4576K.: “(…) temyiz incelemesine konu olan suç tarihinde yürürlükte bulunan Kanun maddesinde, suçun maddi unsuru olarak; “…kesinleşen kararın tebliğinden itibaren 2 gün içinde…” yazılı şartlara uygun ve süresinde yerine getirilmemesi suçun unsuru olarak tanımlanmışken, 06.02.2014 tarihli 6518 sayılı Kanun’la değişen metinde “…kararın önce erişim sağlayıcıları birliğine gönderilmesini müteakiben, ilgili erişim sağlayıcısına tebliğinden itibaren derhal ve en geç 4 saat içinde…” belirtilen şartlara uygun ve süresinde erişim sağlayıcısı tarafından yerine getirilmemesi suçun unsuru olarak öngörülmüştür. Kanunda yapılan değişikliklerle, 19.2.2014 tarihinden itibaren, dosyaya konu “mahkeme kararının, kararda yazılı şartlarda ve öngörülen şekilde, Kanunda belirtilen süre içinde uygulanmaması” olarak tanımlanan suçun, maddi unsuru olan fiil ve fail unsurları, aynı anda değişmiştir. Sanık 5651 sayılı kanun bağlamında, içerik sağlayıcısı olup, 6518 sayılı Kanunla değişen 5651 sayılı Kanuna göre, mahkeme kararlarını doğrudan yerine getirmekle sorumlu tutulamaz. Keza, aynı fiili suç tarihinde işleyen içerik sağlayıcısı sanığa ceza verilirken, aynı fiili 6518 sayılı Kanun değişikliği sonrasında işleyen içerik sağlayıcılarının ceza almaması, 5237 sayılı TCK’nın suç ve cezada kanunilik ve zaman bakımından uygulama maddelerine aykırı olacaktır. Hal böyleyken, temyize konu dosyada, sanığın eyleminin, suç tarihinde yasanın aradığı “kesinleşmiş mahkeme kararının tebliği üzerine süresinde (en geç iki gün içinde) gereken işlemi yapmamak” maddi unsurunu gerçekleştirmesine rağmen, 19.02.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6518 sayılı Kanuna göre, cezalandırılması gereken erişim sağlayıcısı veya sorumlu kişi olmadığı için sanık olarak sorumlu tutulamayacağı, dolayısıyla suçun faili olamayacağı sabit olup, bu nedenlerle sanığın beraatine karar verilmesinde zorunluluk bulunması bozmayı gerektirmiş (…)” ↩︎
  2. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi,  Scoppola/İtalya, B. No: 10249/03, 17/9/2009, §§ 105-109 ↩︎
  3. Yargıtay 12. Ceza Dairesi, 11/09/2024T., 167/4106 2024/167 ; Yargıtay 19. Ceza Dairesi 29/04/2019T., 2018/4295E., 2019/7523K.. Aynı yönde Yargıtay 19. Ceza Dairesi 14/10/2019T., 31510/13433: “Dosya kapsamına göre; sanığın Türkiye Ekonomi Bankası A.Ş Şanlıurfa Şubesinde bulunan hesabından keşide ettiği 21/07/2016 keşide tarihli, 22/07/2016 ibraz tarihli, 7093773 numaralı çek, 16/07/2016 keşide tarihli, 18/07/2016 ibraz tarihli, 7093772 numaralı çek ve 25/07/2016 keşide tarihli, 25/07/2016 ibraz tarihli, 7093774 numaralı çekin muhatap bankaya ibrazında karşılığının bulunmaması sebebiyle cezalandırılmasına karar verilmiş ise de; 09/08/2016 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6728 sayılı Kanun’un 63. maddesi ile değişik 5941 sayılı Çek Kanunu’nun 5/1. maddesinin çekin ibraz tarihinden sonra yürürlüğe girdiği anlaşılmakla; (…) bahse konu somut olaydaki çeklerin bankaya 22/07/2016, 18/07/2016 ve 25/07/2016 tarihlerinde ibraz edildiği nazara alındığında, atılı suç tarihinde sadece idari yaptırım sorumluluğu bulunan ve eylemi suç teşkil etmeyen sanığın beraati yerine yazılı şekilde mahkumiyetine karar verilmesinde isabet görülmediği (…)” ↩︎
  4. Yargıtay 19. Ceza Dairesi, 02/06/2016T., 95/18972 ↩︎
  5. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 24/11/2015T., 2013/556E., 2015/424K. Aynı yönde: YCGK, 05/04/2016T., 2013/506E., 2016/184K. ↩︎
  6. Yargıtay 19. Ceza Dairesi, 11/11/2019T., 319998/14003 ↩︎
  7. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 16/10/2018T., 2015/86E., 2018/434K., Yargıtay 7. Ceza Dairesi, 28/03/2013T., 2012/23732E., 2013/7821K.: “ Adı geçen muterizin yetkilisi olduğu … Otomotiv Parçaları Üretim San. ve Tic. A.Ş.’nin, R202, R300 ve R750 kod numaralı araç radyatörlerini 8708.91.35.00.00 GTİP kapsamında beyan ederek ve 30/12/2006 tarih ve 26392 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan, 01/01/2007 tarihinde yürürlüğe giren 2007/1 sayılı Dış Ticaret Standardisazyon Tebliğine göre TSE uygulamasına tabi olarak ithal etmesi gerekirken söz konusu malların 8419.50.00.00.00 gümrük tarife istatistik pozisyonundan beyan edilerek TSE uygulamasına tabi olunmaksızın ithal edilmiş olunduğundan bahisle 2006 yılından itibaren bu şekilde ithali yapılan mallar hesap edilerek yazılı şekilde cezalandırılmasına karar verilmiş ise de, 31/12/2007 tarih ve 26743 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 2008/1 sayılı Türk Standartları Enstitüsü Tarafından Uygunluk Değerlendirilmesi Yapılan Ürünlerin İthalatına Dair Dış Ticarette Standardizasyon Tebliğinde araç radyatörleri için TSE uygunluk belgesi uygulamasına yer verilmediği bu haliyle bu tebliğden sonra ve idari yaptırım kararının verildiği tarih itibariyle bu türden eşyanın ithaline TSE uygunluk belgesinin aranmayacağı anlaşılmakla, 5326 sayılı Kabahatler Kanunu’nun 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun zaman bakımından uygulamaya ilişkin hükümlerinin kabahatler bakımından da uygulanacağına ilişkin 5/1. maddesi ile 5237 sayılı Kanun’un “İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar” şeklindeki 7/1. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde, yalnızca 8708.91.35.00.00 GTİP kodu ile beyan etmesi gereken eşyanın 8419.50.00.00.00 Gümrük tarife istatistik pozisyonundan beyan edilmesinin 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanun’un 3/11.maddesinde düzenlenen kabahatin yasal unsurlarını oluşturmayacağı gibi anılan malların TSE belgesiz ithalinin de yaptırımsız kaldığı anlaşılmakla muteriz hakkında idari yaptırım uygulanamayacağı gözetilmeksizin yapılan itirazın reddi yerine yazılı şekilde kabulüne karar verilmesinde isabet görülmemiş (…)” ↩︎
  8. Yargıtay 19. Ceza Dairesi 12/06/2017T., 2015/17724E., 2017/5604K.: “3213 sayılı Maden Kanunu’nun 24/06/2010 tarihinde yürürlüğe giren 5995 sayılı Maden Kanunu ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un 6. maddesi ile değiştirilen 12/5. maddesindeki “Ruhsatı olmadan veya başkasına ait ruhsat alanı içerisinde üretim yapıldığının tespiti halinde faaliyetler durdurularak üretilen madene mülki idare tarafından el konulur. Bu fiili işleyenlere, bu fıkra kapsamında üretilmiş olup el konulan ve el konulma imkanı ortadan kalkmış olan tüm madenin ocak başı satış bedelinin iki katı tutarında idari para cezası uygulanır. Ruhsat alanında ruhsat grubu dışında üretim yapıldığının tespiti halinde faaliyetler durdurularak üretilen madene mülkî idare amirliklerince el konulur. Bu fiili işleyen kişilere, bu fıkra kapsamında üretilmiş olup el konulan ve el konulma imkânı ortadan kalkmış olan tüm madenin, ocak başı satış bedelinin iki katı tutarında idari para cezası uygulanır. El konulan madenler, mülki idare amirliklerince satılarak bedeli il özel idaresi hesabına aktarılır.” şeklinde düzenlenen madde içerisinde daha önce “üç katı” şeklindeki ibare 04/02/2015 tarihli ve 6592 sayılı Kanun’un 8. maddesiyle “iki katı” şeklinde değiştirilmiş olup, söz konusu değişiklik ile kabahatlerin zaman bakımından uygulanmasına dair yasal düzenlemeler dikkate alındığında itiraz eden şirket hakkında idari yaptırım karar tarihinde yürürlükte olan düzenlemelere göre kabahatli hakkında 3213 sayılı Kanun’un 12/5. maddesinde yer alan değişiklikten önceki ”el konulma imkanı ortadan kalkmış olan tüm madenin, ocak başı satış bedelinin üç katı” dikkate alınarak idari para cezasının belirlenmiş olması nedeniyle karar tarihinde yürürlükte olan ve kabahatli şirketin lehine düzenleme dikkate alınarak itiraz edenin itirazının bu yönden kabulüne karar verilmesi gerekirken, yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediği (…)”. Aynı yönde: Yargıtay 19. Ceza Dairesi 15/04/2019T., 2018/8081E., 2019/7228K. ↩︎
  9. Artuk, Mehmet Emin-Gökcen, Ahmet-Alşahin, Mehmet Emin-Çakır, Kerim: Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2021, s.17 ↩︎
  10. Artuk, Mehmet Emin-Gökcen, Ahmet-Alşahin, Mehmet Emin-Çakır, Kerim: Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2021, s.203 ↩︎
  11. Yargıtay 19. Ceza Dairesi, 06/02/2017T., 2016/13101E., 2017/856K. ↩︎
  12. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 18/06/2015T., 1808/27252: “Hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararına itiraz vaki olduğunda merciinin öncelikle, sanığa yüklenen eylemin kanunda suç olarak tanımlanıp tanımlanmadığını incelemesi gerekmektedir. 5271 Sayılı CMK’nın 231/5 fıkrasında, sanığa “yüklenen suçtan” dolayı yapılan yargılama sonunda hükmolunan ceza, iki yıl veya daha az süreli hapis veya adlî para cezası ise, mahkemece, hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verilebileceğinin öngörülmüş olması karşısında; sanığa yüklenen eylemin kanunda suç olarak tanımlanması zorunludur. Bunun gibi, kanunda suç olarak tanımlanan eylemin cezası da, hükmün açıklanmasının geri bırakılması sınırları içerisinde kalmalıdır. Vasıflandırmada hata yapılmak suretiyle uygulanma imkanı bulunmayan suçlar için hükmün açıklanmasının geri bırakılması karar verilmesi de merciin inceleme kapsamı içinde kabul edilmelidir. Esasen her iki inceleme bir yönüyle esasa müessir olarak kabul edilebilirse de, kanunun lafzı karşısında bu incelemenin aynı zamanda, şekli bir inceleme olduğunu söylemek mümkündür. Aksinin kabulü, kanunda suç olarak tanımlanmayan, tanımlanıp da kapsam dışında kalan eylemler için, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilmesi ve bunun da herhangi bir incelemeye tabi tutulmaması sonucunu doğuracaktır ki, bu kanun koyucunun öngördüğü bir sonuç değildir. Bunun dışında, merciin, suçun sübutu ya da ceza miktarı itibariyle hükmün açıklanmasının geri bırakılması sınırları içerisinde kalan eylemin vasıflandırması ile ilgili bir değerlendirme yapması mümkün değildir. Zira, bu tür aykırılıklar hükmün açıklanması durumunda temyiz ya da kanun yararına bozma yasa yollarının konusunu oluşturacaktır.” ↩︎
  13. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 01/12/2009T., 7684/7266  ↩︎
  14. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 11/07/2006T., 182/182 ↩︎
  15. Yargıtay 1. Ceza Dairesi, 18/11/2005T., 2523/3351: “Somut olayda sanığın, alt ve üst nüshaları farklı veya eksik düzenlenen makbuzlarda, aradaki farkı zimmetine geçirdiği ve eylemin basit zimmet suçunu oluşturduğu kabul edilerek, 765 sayılı Yasa’nın, 202/1, 80, 202/3 ve 59. maddeleri ile cezalandırılmasına karar verilmiş, uyarlama istemi üzerine de, evrak üzerinde yapılan inceleme sonunda 5237 sayılı Yasa hükümlerinin hükümlü lehine olduğu kabul edilerek, 5237 sayılı Yasanın 247/1, 43/1, 248/2, 62/1 ve 53/2 maddeleri uyarınca cezalandırılmasına karar verilmiştir. İncelenen olayda, evrak üzerinde karar verilmesini gerekli kılan, eylemin suç olmaktan çıkarılması, ceza sorumluluğunun kaldırılması, önceki hükümle belirlenen cezanın bir değerlendirme ve takdir gerektirmemesi gibi hallerin hiçbirinin bulunmaması, aksine her iki yasada anılan suçun unsurları ve yaptırımlarında bir takım farklılıklar bulunması ve önceki Yasa döneminde bulunmayan, sahte belgenin bir başka suçun işlenmesinde kullanılması halinde, hem sahtecilik, hem de ilgili suçtan dolayı cezaya hükmolunacağına ilişkin yeni bir düzenlemenin 5237 sayılı Yasada bulunması, 5252 sayılı Yasanın 9/3. maddesindeki düzenleme uyarınca, sahtecilik suçuna ilişkin değerlendirme yapılması ve bunun da lehe yasanın belirlenmesi açısından dikkate alınması zorunluluğu, uygulamanın mutlaka duruşma açılarak yapılmasını gerektirmektedir.” ↩︎
  16. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 12/06/2024T., 2022/240E., 2024/194K. ↩︎
  17. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 28/04/2022T., 2018/515E., 2022/314K. ↩︎
  18. Yargıtay 10. Ceza Dairesi, 03/12/2007T., 15172/14120  ↩︎
  19. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 17/02/2009T, 5/220-28 ↩︎
  20. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 14/06/2023T., 2021/427E., 2023/344K.: “(…) Yerel Mahkemece verilen hükümlerden sonra 17.10.2019 tarihli ve 30928 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 7188 sayılı Kanun’un 24. maddesi ile CMK’nın 251. maddesinde basit yargılama usulünün düzenlendiği ve CMK’nın 251/3. maddesi gereğince de mahkûmiyet hükmü verildiği takdirde sonuç cezadan dörtte bir oranında indirim yapılmasına ilişkin lehe düzenleme öngörüldüğü, her ne kadar CMK’nın 251/8. maddesinde belirtilen basit yargılama usulünün, bu kapsama giren bir suçun, kapsama girmeyen başka bir suçla birlikte işlenmiş olması hâlinde uygulanamayacağı hüküm altına alınmış ise de sanık hakkında iddianame ile dava açılan ve ceza miktarı itibarıyla basit yargılama usulü kapsamında bulunmayan TCK’nın 106/2-a. maddesinde düzenlenen silahla tehdit suçundan verilen beraat kararının kesinleşmiş bulunması ile Anayasa Mahkemesinin Geçici 5. maddeye ilişkin iptal kararları beraber gözetildiğinde; birlikte işlenen kasten yaralama suçu yönünden basit yargılama usulünün uygulanmasına ilişkin kanuni engel kalmamış olup düzenlemenin maddi ceza hukukuna ilişkin sonuçları ile TCK’nın “Zaman bakımından uygulama” başlıklı 7. maddesi gereği, sonradan sanık lehine olarak ortaya çıkan bu durum dolayısıyla sanığın hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi maksadıyla hükmün bozulmasına karar verilmesi gerektiği kabul edilmelidir. (…)” Aynı yönde: Yargıtay Ceza Genel Kurulu 08/11/2023T., 345/579 ↩︎
  21. Yargıtay 6. Ceza Dairesi, 02/03/2006T., 14699/2234: ” TCY’nin 141 ve 142. maddelerinde tanımlanan hırsızlık suçu ile 765 sayılı TCY’nin 493/1. maddesinde yer alan suçun ögelerinin farklı olduğu, eylemlerin hırsızlığın yanı sıra 5237 sayılı Yasa’nın 116/1. maddesine uyan konut dokunulmazlığını bozma ve 151/1. maddesine uyan mala zarar verme suçlarını da oluşturduğu, 5252 sayılı Yasa’nın 9/3. maddesi uyarınca, sanık yararına olan hükmün önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümlerinin olaya uygulanmak suretiyle ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırması suretiyle bulunacağı gözetilerek, 5237 sayılı Yasa’ya göre hırsızlık, konut dokunulmazlıını bozma ve mala zarar verme suçlarını oluşturan eylemler nedeniyle verilecek temel cezanın ne şekilde saptanacağının belirlenmesi, konut dokunulmazlığını bozma ve mala zarar verme suçları yönünden uzlaşma hükümlerinin uygulanabilmesi için duruşma açılarak hüküm kurulması gerekirken, evrak üzerinden yazılı şekilde karar verilmesi (…)”. Aynı yönde: Yargıtay Ceza Genel Kurulu: 20/06/2006T., 10-124/165 ↩︎
  22. Yargıtay 11. Ceza Dairesi, 20/12/2006T., 3934/10504. Aynı yönde: Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 18/04/2019T., 2015/9347E., 2019/4495K., Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 04/02/2021T., 2017/1145E., 2021/24K.: “Sanığın eyleminin toplumda doğuracağı tehlike dikkate alınarak hakkaniyet kurallarına uygun olması amacıyla Yerel Mahkemece hakkında bu maddeden hüküm kurulurken alt sınırdan uzaklaşılarak 765 sayılı TCK’nın 264. maddesinin 6. fıkrası uyarınca 12 yıl üzerinden ceza verilip, 765 sayılı TCK’nın 59. maddesine göre 1/6 oranında indirim yapıldığında 10 yıl hapis cezasına kararverilmesi gerektiği, 5237 sayılı TCK’nın 174/1. maddesin uyarınca yine alt sınırdan uzaklaşılarak sanık hakkında 5 yıl hapis cezası verilip TCK’nın 174/2. maddesi gereğince yarı oranında artırıldıktan sonra TCK’nın 62. maddesi gereğince 1/6 oranında indirilmesi hâlinde sonuç olarak 6 yıl 3 ay hapis cezası verilmesi gerektiği, molotof kokteyli atılması eyleminden dolayı da genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması suçundan 5237 sayılı TCK’nın 170/1-a-c maddeleri gereğince Yerel Mahkemece alt sınırdan uzaklaşılarak 3 yıl hapis cezasına ve TCK’nın 62. maddesi gereğince de 1/6 oranında indirim yapılarak hüküm kurulduğunda sanık hakkında ayrıca 2 yıl 6 ay hapis cezasına karar verilmesi gerektiği, sonuç olarak her iki cezanın toplamının 8 yıl 9 ay hapis cezası olduğu ve bu hâlde, sanığın 5237 sayılı TCK uyarınca tehlikeli maddelerin izinsiz olarak bulundurulması veya el değiştirilmesi ve genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması suçlarından mahkûmiyetine karar verilmesinin sanığın lehine olduğu anlaşılmaktadır.” ↩︎
  23. Artuk, Mehmet Emin-Gökcen, Ahmet-Alşahin, Mehmet Emin-Çakır, Kerim: Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2021, s.219. Yargıtay 8. Ceza Dairesi, 09/03/2010T., 2008/11765E., 2010/3559K.:”Sanıkların üzerine atılı hakkı olmayan yere tecavüz suçunun temadi eden suçlardan olması nedeniyle suç tarihini iddianamenin düzenlendiği 09/08/2006 tarihi olduğu gözetilmeden, suç tarihinden önce yürürlükten kaldırılan 765 s.lı TCK uyarınca uygulaması yapılması (…)”  ↩︎
  24. Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 28/06/2011T., 4545/5017. Aynı yönde Yargıtay 5. Ceza Dairesi, 26/09/2006T., 6771/7246: ” Sanığın 15 yaşından küçük mağdureyi 19/05/2005 ve 22/06/2005 tarihleri arasında rızaen kaçırıp alıkoyma ve bu süre zarfında zincirleme şekilde ırzına geçme eylemlerinin sabit olduğu anlaşılmakla, alıkoyma suçu mütemadi suçlardan olup temadinin bittiği, zincirleme (müteselsil) şekilde ırza geçme suçunda da teselsülün son bulduğu tarihlerde TCK yürürlükte olup bu Yasa sanığın aleyhine de olsa uygulanması gerektiği halde 765 sayılı TCK’nın sanığın lehine olduğundan bahisle yazılı şekilde hüküm kurulması (…)” ↩︎
  25. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 04/05/2023T., 2021/162E., 2023/255K. ↩︎
  26. Yargıtay 7. Ceza Dairesi, 21/01/2025T., 1/1133 ↩︎
  27. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 10/10/2006T., 207/207: “Gerek öğretide, gerekse yargısal kararlarda; hapis cezasını öngören yasanın, adli para cezasını öngören yasaya göre; aynı tür ceza içeren yasalardan, üst sınırların aynı olması halinde, alt sınırı fazla olanın, alt sınırı daha az olan yasaya göre; alt sınırların aynı olması halinde, üst sınırı fazla olanın, üst sınırı az olana göre; alt ve üst sınırların farklı olması halinde, üst sınırı fazla olanın, üst sınırı daha az olana göre aleyhe olduğu; bununla birlikte, şikayete tabi olan suçu, kamu adına kovuşturulması gereken suç haline getiren yasanın aleyhe, kamu adına kovuşturulan suçu, şikayete tabi suç haline getiren yasanın lehe, aynı cezaya ilave olarak güvenlik önlemi kabul eden yasanın aleyhe olduğu belirtilmiş ise de; bu kuralların her somut olayda, mutlak olarak aynı sonucu doğuracağının kabulü olanaksızdır. Ancak, yetersiz bile olsa bu ölçütler; yasalarda kısmi değişikliklerin yapıldığı dönemlerde benimsenebilecek temel ilkeleri göstermeleri bakımından önemlidir.” ↩︎
  28. Osmanoğlu, M. Kerem: Ceza Hukukunda Geriye Yürüme Yasağı, EÜHFD, 2010, s. 101. Aynı yönde Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 10/10/2006T., 207/207: “Yerel Mahkemece, sanığın eyleminin 765 sayılı Yasanın 456/3. maddesi ile 5237 sayılı Yasanın 86/1, 87/1-d, 87/2-b maddelerine uyduğu belirlendiğine göre; 765 sayılı Yasanın 29. maddesindeki ölçütler dikkate alınarak, 765 sayılı Yasanın 456/3. maddesi uyarınca; 5237 sayılı Yasanın 61. maddesindeki ölçütler dikkate alınmak suretiyle de 5237 sayılı Yasanın 86/1, 87/1-d, 87/2-b maddeleri uyarınca iki ayrı sonuç ceza belirlenmeli, hangi yasanın lehe olduğu ise sonuç cezalar karşılaştırılarak tespit edilmelidir. Sonuç cezaların aynı olması durumundaysa, 765 sayılı Yasanın 31. ve 33. maddeleriyle, 5237 sayılı Yasanın 53. maddesi karşılaştırılmalı ve müebbeten kamu hizmetlerinden yasaklama öngören 765 sayılı Yasanın 31. maddesine göre, 5237 sayılı Yasanın 53. maddesi daha lehe sonuçlar doğurduğundan, 5237 sayılı Yasanın daha lehe olduğu kabullenilmelidir. Hüküm kurulurken bu zorunluluğa uyulmadığı için; lehe olduğu kabul edilen 765 sayılı Yasaya göre 8 yıl olarak tespit edilen ceza miktarının, 5237 sayılı Yasa uygulansa idi ne kadar olacağı Yerel Mahkemece kurulan hükümden anlaşılamamaktadır. Mahkemece olaya uyduğu belirtilen yasa maddelerine bakıldığında, 5237 sayılı Yasanın uygulanması suretiyle tayin edilebilecek cezanın alt sınırının 5 yıl, üst sınırının ise 9 yıl hapis olduğu görülmektedir. Şu halde; sanık hakkında 5237 sayılı Yasa uygulanmak suretiyle daha lehe bir cezaya hükmetmek olanağı bulunduğuna göre; Yerel Mahkemenin takdirine esas aldığı ve 765 sayılı Yasayı lehe sayan yasa karşılaştırmasını denetlenebilir bir açıklıkta hükmünde göstermesi ve 765 sayılı Yasanın 456/3. maddesince belirlediği 8 yıl hapsin hangi gerekçeyle lehte uygulama olduğunu netleştirmesi zorunluluğu bulunmaktadır.” ↩︎
  29. Yargıtay Ceza Genel Kurulu, 12/06/2024T., 2022/240E., 2024/194K. ↩︎
  30. Artuk, Mehmet Emin-Gökcen, Ahmet-Alşahin, Mehmet Emin-Çakır, Kerim: Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2021, s.221 ↩︎
  31. Tulay, M. Emre: Kanunilik İlkesi Işığında Ceza Hukuku Kurallarının Zaman Bakımından Uygulanması ve Delil Elde Etme Yöntemlerinde Zaman Bakımından Uygulanma Sorunu, MÜHF Hukuk Araştırmaları Dergisi, 2016, s. 2722 ↩︎
  32. Artuk, Mehmet Emin-Gökcen, Ahmet-Alşahin, Mehmet Emin-Çakır, Kerim: Ceza Hukuku Genel Hükümler, Ankara, 2021, s.174  ↩︎
  33. Yargıtay 14. Ceza Dairesi 26/04/2016T., 1153/4200: “Her ne kadar suç tarihleri itibariyle sanığın 5237 sayılı TCK’nın 102’nci maddesinin 6545 sayılı Kanun’un 58’inci maddesiyle değişmesinden önce, değişik zamanlarda zincirleme şekilde gerçekleştirdiği eylemler nedeniyle mağdurenin ruh sağlığının bozulması sebebiyle 102’nci maddenin beşinci fıkrasının sanık hakkında tatbiki zorunlu ise de, sözü edilen fıkra hükmüne ilk derece mahkemesinin karar tarihi olan 30.06.2015 tarihinden önce 28.06.2014 tarihinde yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun’un 58’inci maddesiyle değişik 102’nci maddesinde yer verilmediği, eşe karşı işlenen vücuda organ veya sair cisim sokulması suretiyle işlenen suçların soruşturulması ve kovuşturulmasının şikâyete bağlı bulunduğu, 102’nci maddenin yeni düzenlemesinde ruh sağlığının bozulması sebebiyle ağırlaşmış haline yer verilmediği de dikkate alındığında, dosya kapsamına göre, TCK’nın 7. maddesi hükmü gözetilerek mağdurun 2008 yılında zincirleme şekilde gerçekleşen nitelikli cinsel saldırı eylemleri sebebiyle şikâyetini 5237 sayılı TCK’nın 73/1. maddesi uyarınca aranan altı aylık şikâyet süresi geçtikten sonra yapması karşısında, bahsedilen eylemler bakımından açılan kamu davasının 5237 sayılı TCK’nın 73/4 ve 5271 sayılı CMK’nın 223/8. maddeleri gereğince düşmesi yerine, yerinde olmayan gerekçe ile mahkûmiyetine karar verilmesi (…)” Yerel mahkemenin söz konusu karara direnmesi üzerine Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun yaptığı değerlendirmede, “2008 yılındaki eylemler nedeniyle katılan mağdurenin ruh sağlığında bozulma meydana gelmiş olması, söz konusu suçun takibinin resen yapılması, bu nedenle 05.05.2013 tarihinde katılan mağdurenin sanığa yönelik şikâyetinin ihbar mahiyetinde bulunması ve söz konusu ihbardan sonra suçun Cumhuriyet savcısı tarafından resen soruşturulmasının gerekmesi, 28.06.2014 tarihli ve 29044 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanun’un 58. maddesiyle yapılan değişiklik sonucu 5237 sayılı TCK’nın 102/5. maddesinde düzenlenen beden veya ruh sağlığının bozulmasına ilişkin fıkraya madde metninde yer verilmemiş ise de söz konusu fıkranın yürürlükte bulunduğu tarihte adli mercilere dava zamanaşımı süresi içerisinde intikal etmiş olması hususları bir bütün olarak değerlendirildiğinde mağdurenin sanık hakkındaki şikâyetinin ihbar niteliğinde ve bu nedenle süresinde olduğunun kabulünde zorunluluk bulunmaktadır.” sonucuna ulaşılmıştır: YCGK, 26/05/2022T., 2017/1193E., 2022/392K. ↩︎
  34. Taşdemir, Kubilay: Ceza Hukukunda Zamanaşımı, Ankara, 2015, 2.Baskı, s.38-39 ↩︎

Yorum yok

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir