VAZİFE MALULİYETİNDE ŞARTLAR

GENEL OLARAK

Sosyal güvenlik, bireylerin istek ve iradeleri dışında oluşan sosyal risklerin, kendilerinin ve geçindirmekle yükümlü oldukları kişilerin üzerlerindeki gelir azaltıcı ve harcama artırıcı etkilerini en aza indirmek, ayrıca sağlıklı ve asgari hayat standardını güvence altına alabilmektir. Bu güvencenin gerçekleştirilebilmesi için sosyal güvenlik kuruluşları oluşturularak, kişilerin yaşlılık, hastalık, malûllük, kaza ve ölüm gibi sosyal risklere karşı asgari yaşam düzeylerinin korunması amaçlanmaktadır1.

Sosyal sigortalar ile genel sağlık sigortası bakımından kişileri güvence altına almak; bu sigortalardan yararlanacak kişileri ve sağlanacak hakları, bu haklardan yararlanma şartları ile finansman ve karşılanma yöntemlerini belirlemek; sosyal sigortaların ve genel sağlık sigortasının işleyişi ile ilgili usûl ve esasları düzenlemek amacıyla getirilen 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu, sosyal sigortalar ile genel sağlık sigortasından yararlanacak kişileri, işverenleri, sağlık hizmeti sunucularını, bu Kanun’un uygulanması bakımından gerçek kişiler ile her türlü kamu ve özel hukuk tüzel kişilerini ve tüzel kişiliği olmayan diğer kurum ve kuruluşları kapsamaktadır.

5502 sayılı Kanun düzenlemesi ile 5434 sayılı Emekli Sandığı Kanunu’nun bazı maddeleri yürürlükten kaldırılmış, kamu tüzel kişiliğine sahip Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı, hiçbir işleme gerek kalmaksızın, bu Kanun’un yürürlük tarihi itibarıyla, görevleri ile birlikte, 1. maddeye dayanılarak kurulan kamu tüzel kişiliğine sahip Sosyal Güvenlik Kurumuna devredilmiştir.

Kanun’la 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu, 1479 sayılı Esnaf ve Sanatkârlar ve Diğer Bağımsız Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kurumu Kanunu, 2925 sayılı Tarım İşçileri Sosyal Sigortalar Kanunu, 2926 sayılı Tarımda Kendi Adına ve Hesabına Çalışanlar Sosyal Sigortalar Kanunu ve 5434 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Emekli Sandığı Kanunu kapsamında bulunanlar, geçici maddelerle korunan haklar dışında, sosyal güvenlik ve sağlık hizmetleri yönünden yeni bir sisteme bağlı tutulmuş, sosyal sigortalar alanında birçok konuda norm, uygulama ve standart birliği sağlanmış ve 5510 sayılı Kanun’un yürürlüğünden sonra göreve başlayanlar yönünden, prim esasına dayalı sigorta sistemine geçilmiştir. Bu sistemle, devlet memurları ve diğer kamu görevlileri, hizmet akdine göre ücretle çalışanlar, tarım işlerinde ücretle çalışanlar, kendi hesabına çalışanlar ve tarımda kendi hesabına çalışanları kapsayan beş farklı emeklilik rejimi, aktüeryal olarak hak ve yükümlülükler yönünden tek bir sosyal güvenlik sistemi altında toplanmıştır.

YÜRÜRLÜK SORUNU

5754 sayılı Kanun’un yürürlüğüyle birlikte, artık sosyal sigortacılık esasına göre faaliyet gösteren ve yaptığı, tesis ettiği işlem ve muameleler idari işlem sayılamayacak bir sosyal güvenlik kurumunun varlığından söz etmek gerekli bulunmaktadır. 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girmesinden önce iştirakçi sıfatıyla çalışmakta olan memurlar ve diğer kamu görevlileri ile emekli sıfatıyla 5434 sayılı Kanun’a göre emekli, dul ve yetim aylığı almakta olanlar ve ayrıca memurlar ve diğer kamu görevlilerinden ileride emekliliğe hak kazanacaklar yönünden ise Sosyal Güvenlik Kurumu’nun tesis edeceği işlem ve yapacağı muameleler idari işlem niteliğini korumaya devam edecek, bunlara ilişkin ihtilaflarda da öncesinde olduğu gibi idari yargı yeri görevli olmaya devam edecektir.2

5510 sayılı Kanun’un geçici 4. maddesinde; “Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla 08.06.1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanuna göre; aylık, tazminat, harp malûllüğü zammı, diğer ödemeler ve yardımlar ile 08.02.2006 tarihli ve 5454 sayılı Kanunun 1 inci maddesine göre ek ödeme verilmekte olanlara, bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dâhil 5434 sayılı Kanunda kendileri için belirtilmiş olan şartları haiz oldukları müddetçe bunların ödenmesine devam olunur. Ancak, 5 ilâ 10 yıl arasında fiili hizmet süresi olan iştirakçilerden dolayı dul ve yetim aylığı almakta olanların, aylık ve diğer ödemeleri, bu Kanunun 32 nci, 34 üncü ve 37 nci maddelerindeki şartları haiz oldukları müddetçe devam edilir… Bu madde kapsamına girenlerin aylıklarının bağlanması, artırılması, azaltılması, kesilmesi, yeniden bağlanması, toptan ödemeleri, ilgi devamı, ihya ve borçlanmaları, diğer ödemeler ve yardımlar ile emeklilik ikramiyeleri hakkında bu Kanunla yürürlükten kaldırılan hükümleri de dâhil 5434 sayılı Kanun hükümlerine göre işlem yapılır ve bu maddenin uygulanmasında mülga 2829 sayılı Kanun hükümleri ayrıca dikkate alınır.” hükmü öngörülmüştür.

Buna göre; 5754 sayılı Kanun’un yürürlüğe girdiği 01/10/2008 tarihinden önce memur ve diğer kamu görevlileri ile bunların hak sahiplerine ilişkin tesis edilen işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların idari yargı yerinde, bunlar dışında kalan sigortalılar ve bunların hak sahipleri hakkında tesis edilen işlemlerden kaynaklanan uyuşmazlıkların ise adli yargı yerinde bulunan yetkili iş mahkemelerinde çözümleneceği anlaşılmaktadır.

Gerçekten Yargıtay, 5434 sayılı Kanun hükümlerince bağlanması talep edilen yetim aylığı nedeniyle kaynaklanan uyuşmazlığın, yukarıda yapılan açıklamalar ışığında, idari yargının görev alanına girdiğini değerlendirerek istisnai yetkili iş mahkemesinde işin esasına girilerek karar verilmiş olmasını usul ve yasaya aykırı bularak bozma nedeni yapmıştır.3

Bir başka kararında; 5510 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği tarihten çok önce, 1991 yılında meydana gelmiş bir olay sebebiyle, Emekli Sandığı tarafından 2330 sayılı Kanun gereği aylık bağlanması hususundaki uyuşmazlık hakkında 5510 sayılı Yasa’nın 47. maddesinin, bu Yasa’nın yürürlüğe girmesinden sonra ilk defa 4/c kapsamında sigortalı olanlar hakkında uygulanacağını hükme bağladığına dikkat çekerek yasal düzenlemeler ışığında görevli yargı yerinin idari yargı olduğunu belirtmiştir.4

Benzer şekilde, murisi Emekli Sandığı iştirakçisi olan davacıların, Gürcistan’da 23/06/2007 tarihinde trafik kazası geçirmesi sonucu, yurt dışında yapılan tedavi gideri ve özel donanımlı ambulans bedelinin tahsili istemine ilişkin uyuşmazlığın dayanağı işlem ve olayların meydana geldiği tarih itibarıyla yürürlükte bulunan 5434 sayılı Kanun’dan kaynaklanmakta olduğu ve iş mahkemelerinin 5521 sayılı Kanun ile kurulmuş istisnai nitelikte özel mahkemeler olduğu hususları gözetilerek idari yargının görevli olduğuna hükmedilmiştir.5

Kurumun, muhtaçlık aylığı alan davalı murisinin, 5434 sayılı Yasa’nın 108. maddesinde düzenlenen muhtaçlık durumunun kaldırılmış olması nedeniyle aylığın iptaliyle 01/01/1998-28/02/2002 tarihleri arası ödenen yersiz aylıkların yasal faiziyle birlikte tahsili için başlatmış olduğu icra takibinin davalının itirazı üzerine durması nedeniyle açılan itirazın iptali istemli davada da benzer yönde değerlendirmede bulunarak iş mahkemelerinin istisnai nitelikte özel mahkemeler olduğu belirtilmiş, davaya konu uyuşmazlığa dayanak işlem ve olayların meydana geldiği tarih itibarıyla yürürlükte bulunan 5434 sayılı Kanun’un uygulama alanı bulacağı belirtilmiştir. Bununla birlikte, somut uyuşmazlık bakımından yaptığı değerlendirmede, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2. maddesine göre gerçek kişiler ile özel hukuk tüzel kişileri hakkında idari yargı yerinde dava açılamayacağından dava konusu uyuşmazlığın çözümünde genel mahkemelerin görevli olduğuna hükmedilmiştir.6

GENEL (OLAĞAN) MALULLÜK

Maluliyet kavramı; Arapça kökenli bir kelime olan ve sağlam olmayan, hastalık, sakatlık anlamına gelen “illet” sözcüğünden türetilmiş olup Türk Dil Kurumu Sözlüğü’nde “sakatlık” anlamına karşılık gelmektedir.

Devlet organizasyonu, Anayasa’nın 60. maddesi ile güvence altına alınan sosyal güvenlik hakkı uyarınca bu güvenliği sağlayacak gerekli tedbirleri almak ve teşkilatı kurmakla yükümlüdür. Nitekim, 61. madde ile devamında, sosyal güvenlik bakımından özel olarak korunması gerekenler sayılmış ve Devletin harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleriyle, malül ve gazileri koruyacağı ve bunlara toplumda kendilerine yaraşır bir hayat seviyesi sağlayacağı öngörülmüştür.

Sosyal Güvenliğin Asgari Normları Hakkında 102 sayılı Uluslararası Çalışma Sözleşmesi’nin 54. maddesinde, “mesleki bir faaliyet icra edebilme gücünün, mevzuatla tayin olunan bir derecede ve muhtemelen sürekli olarak kaybedilmesi veya hastalık ödeneğinin kesildiği tarihte iş göremezliğin devam etmesi” hali olarak tanımlanan ve sosyal sigortalar hukukunda güvence altına alınan risklerden biri olan malullük hali, sigortalının çalışma veya meslekte kazanma gücünü kısmen veya tamamen yitirmesi ve bu doğrultuda mahrum kaldığı ücreti nedeniyle gelirlerindeki azalış ile giderlerindeki artış doğrultusunda ekonomik durumunun sarsılmasına yol açmaktadır.

Uluslararası düzenlemelerin iç hukukumuza yansıması olarak gösterilen 5510 sayılı Kanun’un 25. maddesine göre; sigortalının veya işverenin talebi üzerine Kurumca yetkilendirilen sağlık hizmeti sunucularının sağlık kurullarınca usûlüne uygun düzenlenecek raporlar ile bunların dayanağı tıbbî belgelerin incelenmesi sonucu, 4/1-a ve 4/1-b bentleri kapsamındaki sigortalılar için çalışma gücünün veya iş kazası veya meslek hastalığı sonucu meslekte kazanma gücünün en az %60’ını, 4/1-c maddesi kapsamındaki sigortalılar için çalışma gücünün en az %60’ını veya vazifelerini yapamayacak şekilde meslekte kazanma gücünü kaybettiği Kurum Sağlık Kurulunca tespit edilen sigortalılar malûl sayılmaktadır.

Genel malullük olarak nitelendirilen bu maluliyet türünde sigortalıya ya da hak sahiplerine sağlanan hak ise Kuruma yazılı istekte bulunmak şartıyla, maluliyet aylığıdır. Söz konusu malûllük aylığının bağlanabilmesi için sigortalının; 25. maddeye göre malûl sayılması, en az on yıldan beri sigortalı bulunup, toplam olarak 1800 gün veya başka birinin sürekli bakımına muhtaç derecede malûl olan sigortalılar için ise sigortalılık süresi aranmaksızın 1800 gün malûllük, yaşlılık ve ölüm sigortaları primi bildirilmiş olması, malûliyeti nedeniyle sigortalı olarak çalıştığı işten ayrıldıktan veya iş yerini kapattıktan veya devrettikten sonra Kurumdan yazılı istekte bulunması aranmaktadır.

Malûllük aylığı, 4/1-a ve b bentleri kapsamındaki sigortalılar ile (c) bendi kapsamında sigortalı iken görevinden ayrılmış ve daha sonra başka bir sigortalılık haline tabi olarak çalışmamış olanların; malûl sayılmasına esas tutulan rapor tarihi yazılı istek tarihinden önce ise yazılı istek tarihini, malûl sayılmasına esas tutulan rapor tarihi yazılı istek tarihinden sonra ise rapor tarihini ve (c) bendi kapsamında çalışmakta olanların ise malûliyetleri sebebiyle görevlerinden ayrıldıkları tarihi takip eden ay başından itibaren başlar.

Yargıtay, Kanun’un 25. maddesine göre malul sayılan ve Kanun’un 26. maddesindeki prim ödeme gün koşulu da gerçekleşen davacının maluliyet aylığına hak kazandığını kabul etmekle birlikte dava tarihi itibarıyla hizmet akdi ile çalışmanın devam etmesi nedeniyle Kurumca aylık bağlanmasının mümkün olmadığına yönelik yerel mahkeme kararını onamıştır7. Buna göre; ilgililerin hali hazırda devam eden çalışmalarını sonlandırması şart görülmekle aksi durumda dava reddedilmekte, Kuruma yapılacak tahsis talep başvurusu neticesinde ise maluliyet koşullarının gerçekleştiği tarih değil, çalışmanın sonlandığı tarihi takip eden aybaşından itibaren maluliyet aylığı bağlanabilecektir. Burada amaçlanan şey, bir yandan Kurumdan aylık alanları çalışma piyasası dışında tutup diğer sigortalılara istihdam ve iş olanağı sağlamak, diğer yandan da aylık niteliğindeki sosyal yardımlardan faydalanmaktayken çalışmaya başlayarak yeniden gelir elde eden kimseye, haklı olarak, Kurumca yardım yapılmasını önlemek ve Kurumun mal varlığını korumaktır8

Yargı kararlarında, söz konusu sürenin kesintisiz prim ödeyerek ve çalışarak geçirilmesi şart görülmemekle burada önemli olan hususun ilk defa sigortalı olunduğu tespit edilen tarihle Kuruma başvuru tarihi arasında on yıllık sürenin dolması olduğu belirtilmektedir.9

Gerçekleşmiş rizikonun teminat kapsamı dışında bırakılarak sigortalanmaması kuralı uyarınca, ilgilinin, sigortalı olarak ilk defa çalışmaya başladığı tarihten önce çalışma gücünün %60’ını veya vazifesini yapamayacak derecede meslekte kazanma gücünü kaybettiği önceden veya sonradan tespit edilirse, sigortalı artık bu hastalık veya engelliliği sebebiyle malûllük aylığından yararlanamayacaktır.

Belirtilmelidir ki; bir kimsenin malûliyetin sağladığı haklardan yararlanması için, vücudunda meydana gelen fiziksel bozukluğun veya yakalandığı fiziksel veya ruhsal bir hastalığın, onu vazifesini yapamayacak duruma düşürmesi gerekli ve yeterli olup malûliyet halinin, dış etkenlerin yanı sıra kişinin bünyevi rahatsızlığından kaynaklanmasının, ilgilinin kendi ihmali veya kastıyla meydana gelmesinin ya da somut olayın özelliği gözetilmek kaydıyla, malullüğe esas durumun gerçekleşmesinde ilgilinin kusurlu olmasının, eyleminin disiplin soruşturmasına konu edilmesinin veya suç teşkil etmesinin bir önemi bulunmamaktadır.

Kanun’un 93. maddesine göre sigortalılar ve hak sahiplerinin gelir, aylık ve ödenekleri, sağlık hizmeti sunucularının genel sağlık sigortası hükümlerinin uygulanması sonucu Kurum nezdinde doğan alacaklarının devir ve temliki ile 88. maddeye göre takip ve tahsili gereken alacaklar ile nafaka borçları dışında haczedilmesi yasaklanmıştır. Bu kapsamda, borçlunun muvafakati bulunmaması halinde, haczi yasaklanan gelir, aylık ve ödeneklerin haczedilmesine ilişkin talepler icra müdürü tarafından reddedilecektir.

İş kazası, meslek hastalığı, vazife malullüğü ve ölüm hallerinde bağlanması gereken gelir ve aylıkların hakkın kazanıldığı tarihten itibaren beş yıl içinde istenmeyen kısmı, mezkur Kanun’da aksine hüküm bulunmadıkça, zamanaşımına uğramakla birlikte Kuruma müracaat etmemenin haklı bir sebebe dayandığını genel hükümlere göre ispat edenler hakkında zamanaşımı kuralı uygulama alanı bulmayacaktır.

ÇALIŞMA GÜCÜ KAYBI VE MESLEKTE KAZANMA GÜCÜ KAYBI

Çalışma gücü kaybı, en genel tarifiyle, iş piyasasındaki herhangi bir sektörde mesleki faaliyette bulunabilme yeteğinin kaybı olarak tanımlanırken meslekte kazanma gücünün kaybı, sigortalının mesleğini yani spesifik olarak görmekte olduğu işini ifa edebilmesi için gerekli asgari vasıfların kaybı olarak tanımlanmaktadır.

Bu kapsamda, sigortalının çalıştığı veya yaptığı işin niteliğinden dolayı tekrarlanan bir sebeple veya işin yürütüm şartları yüzünden uğradığı geçici veya sürekli hastalık, bedensel veya ruhsal engellilik halleri olarak tanımlanan meslek hastalığı ya da iş kazası sonucu zarar gören ilgilinin sakatlık derecesinden ziyade sigortalının subjektif olarak meslekte kazanma gücündeki azalma oranı önem arz etmektedir.

Çalışma gücünün kaybı halinde; kişinin fiziksel, zihinsel veya sosyal bazı noksanlık ya da bozukluklar gibi çeşitli sebepler nedeniyle, süreklilik taşıyan bir şekilde, herhangi bir işte çalışması ya da faaliyette bulunması ve bu yolla gelir elde etmesi imkanı ortadan kalkmaktadır.

VAZİFE MALULLÜĞÜ

Kanun’un 47. maddesine göre; yürürlük tarihinden sonra ilk defa 4/1-c maddesi kapsamında sigortalı olanlar için 25. maddede belirtilen olağan malullük hali; sigortalıların vazifelerini yaptıkları sırada veya vazifeleri dışında idarelerince görevlendirildikleri herhangi bir kamu idaresine ait başka işleri yaparken bu işlerden veya kurumlarının menfaatini korumak maksadıyla bir iş yaparken ya da idarelerince sağlanan bir taşıtla işe gelişi ve işten dönüşü sırasında veya iş yerinde meydana gelen kazadan doğmuş olursa buna vazife malullüğü ve bunlara uğrayanlara da vazife malulü denir.

Olağan maluliyetten farklı olarak, vazife malullüğü aylığının bağlanması herhangi bir çalışma ya da prim şartına bağlı değildir. Otuz yılın altında hizmet süresi bulunanlar için otuz hizmet yılı esas alınırken otuz yılın üzerinde hizmeti bulunanların ise çalıştığı süre esas alınarak hesaplamaya tabi tutulur.

4/1-C Kapsamının Belirlenmesi

Anayasa’nın 128. maddesinde; Devletin, kamu iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevlerin, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceği öngörülmüştür.

Doktrinde ve yüksek yargı kararlarında kamu görevlisi kavramının kapsamı bakımından görüş birliği oluşmamış olmakla birlikte söz konusu mefhumun, geniş anlamda, ifa edilen işin niteliği ya da hukuki rejimi önem arz etmeksizin kamu sektöründe görev yapan herkesi bünyesine aldığı; buna karşılık dar anlamda ise devletin siyasal yapısını oluşturan organlardaki görevlilerle, özel hukuk hükümlerine tabi olarak çalışanlar dışında kalan kamu görevlilerini kapsadığı ifade edilmektedir.10

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, önüne gelen uyuşmazlıkta, kamu görevlisi deyiminden ilgilinin bir kamu hizmetini üstlenerek bu görevi karşılığında Devlet bütçesinden maaş, ücret, ödenek ve benzeri hangi nam adı altında olursa olsun maddi bir meblağ tahsis edilerek istihdam edilmesinin anlaşılması gerektiğini belirtmiştir11.

Genel ve Katma Bütçeli Kurumlar, İl Özel İdareleri, Belediyeler ve Belediyelerin kurdukları birlikler ile bunlara bağlı döner sermayeli kuruluşlarda, kanunlarla kurulan fonlarda, kefalet sandıklarında veya Beden Terbiyesi Bölge Müdürlüklerinde çalışan memurlar hakkında uygulanan 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 4/A maddesine göre; mevcut kuruluş biçimine bakılmaksızın, Devlet ve diğer kamu tüzel kişiliklerince genel idare esaslarına göre yürütülen asli ve sürekli kamu hizmetlerini ifa ile görevlendirilenler ile 4/B maddesi çerçevesinde çalıştırılan sözleşmeli personeller bu Kanun’un uygulanmasında kamu görevlisi sayılmaktadır.

5510 sayılı Kanun’un 4/1-c maddesinde kamu idarelerinde, hizmet akdi ile bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılanlar müstesna tutulmak üzere, kadro ve pozisyonlarda sürekli olarak çalışıp ilgili kanunlarında hizmet akdi ile bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılanlar gibi sigortalı olması öngörülmemiş olanlar ile 4/1-a ve 4/1-b hükümlerine tabi olmayanlardan, sözleşmeli olarak çalışıp ilgili kanunlarında 4/1-a bendi kapsamına girenler gibi sigortalı olması öngörülmemiş olanlar ile 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 86. maddesi uyarınca açıktan vekil atananlar sigortalı sayılmaktadır.

Vazife Maluliyetinin Şartları

Emekli Sandığı İştirakçileri Bakımından

5434 sayılı Kanun’un adi malullüğü düzenleyen mülga 44. maddesine göre, her ne sebep ve suretle olursa olsun, vücutlarında hâsıl olan arızalar veya duçar oldukları tedavisi imkânsız hastalıklar yüzünden vazifelerini yapamayacak duruma giren iştirakçilere malul denilmektedir. Hükmün devamında, anılan şartlarla malul sayılan iştirakçilerin, yazılı olarak talepleri halinde haklarında bu Kanun hükümleri uygulanmaksızın malullüklerinin mani olmadığı başka görev veya sınıfa nakil suretiyle atanabilecekleri öngörülmüştür.

Kanun’un mülga 45. maddesinde, 44. maddede düzenlenen adi malullüğün, iştirakçilerin vazifelerini yaptıkları sırada vazifelerinden doğmuş olması, vazifeleri dışında kurumların verdiği herhangi bir kuruma ait başka işleri yaparken bu işlerden doğmuş olması, maksadın ilgili kurumca kabul edilmesi şartıyla kurumların menfaatini korumak maksadıyla bir iş yaparken o işten doğmuş olması, fabrika, atölye ve benzeri iş yerlerinde işe başlamadan evvel, iş sırasında veya işi bitirdikten sonra o iş yerinde husule gelen ve yine o iş yerinin mahiyetinden veya çalışma konusundan ileri gelen kazadan doğmuş olması hallerinden biri veya birkaçından kaynaklanması durumunda buna vazife malûllüğü ve bunlara uğrayanlara da vazife malûlü denileceği kural altına almıştır.

Vazife malullüğünün söz konusu olabilmesi için maluliyet neticesini doğuran olay ile vazife arasında uygun illiyet bağı aranmaktadır. Dolayısıyla, maluliyet halinin iştirakçilerin vazifelerini yaptıkları sırada görevin sebep ve etkisiyle gerçekleşmesi şart koşulmuştur. Söz konusu uygun illiyet bağının gerçekleşip gerçekleşmediği hususunda somut olayın özellikleri önem arz etmekle yargı kararlarında da farklı değerlendirmeler mevcuttur.

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, periyodik muayene için askeri hastaneye gönderilen subayın, muayene sonrası özel araçla birliğine dönerken geçirdiği kaza neticesinde ölümünde meydana gelen netice ile vazife arasında illiyet bağı bulunduğunu kabul ederek hak sahiplerine vazife malüllüğü aylığı bağlanması gerektiğine hükmetmiştir12.

Danıştay, polis memuru olan davacılar murisinin eğlenmek amacıyla gittiği gazinodan çıkıp ayrıldığı sırada içerden silah sesi duyarak gazinoya geri dönmesi üzerine müteveffa ile ağır ceza mahkemesinde sanık sıfatıyla yargılanan şahıs arasında yaşanan boğuşma sonrasında, sanık ile maktülün bir ara ayrılmasını müteakip sanığın tabanca ile ateş etmesi sonucu vefat ettiği olayda maktulün, karşılaştığı bir suça müdahale ile başlayan ve sanık ile arasında çıkan boğuşma esnasında, sanığın silahla ateş etmesi sonucu vefat etmesinin polis memuru olan davacılar murisinin mesleki görevinin neden ve etkisine bağlı olarak meydana geldiğini kabul etmiştir13. Bunun gibi, iştirakçinin geçici görevlendirme esnasında çocuğunu tedavi ettirdikten sonra görev yerine dönerken heyelan nedeniyle toprak altında kalıp ölmesi olayında da vazife maluliyetinin koşullarının oluştuğuna hükmedilmiştir.15

Çarşı izninde olan ve askerlik görevini yapan davacının sivil aracın çarpması nedeniyle askerliğe elverişsiz hale geldiği vaka hakkında, askeri vazife ifasının söz konusu olmadığı ve maluliyete yol açan kazanın askerlik görevinin sebep ve tesiriyle meydana gelmediği gerekçesiyle vazife malulü sayılmayacağına gerektiğine hükmedilmiştir14. Aynı şekilde, piyade okulundan mesai sonrası ayrılarak İstanbul’a gitmek üzere bindiği trende biletsiz seyahat etmesi nedeniyle kondüktör ile münakaşa ettikten sonra trenden kaçmak isteyerek atlarken karşı yönden gelen trenin altında kalarak can veren uzman erbaşın ölümünde vazifenin sebep ve tesirinden söz edilemeyeceği yönünde karar kurulmuştur.15

Askeri Yüksek İdare Mahkemesi’ne göre de, OHAL Bölgesinde konvoy halinde bir bölgeye intikal edilirken müteveffa erin içinde bulunduğu askeri aracın yaptığı trafik kazası sonucu vefat etmesi, vazifenin sebep ve etkisiyle olduğu gibi, bu bölgedeki erat takviyesi amacıyla teşkil ettirilen araç konvoyu intikallerinin iç güvenlikle ilgili bir faaliyet olması karşısında, davacı babaya vazife malullüğü aylığı bağlanması gerekir”16

Erlerin eğitim, manevra ve iç hizmetin gerektirdiği görevlerin bittiği ahvalde, bulunmaları gereken yerlerde Kanun’un 48. maddesinde sayılan olumsuz şartlardan herhangi birinin gündeme gelmemesi kaydıyla ve kendilerinin kusurlu ve kasıtlı hareketleri dışında meydana gelen kazalarda malul kalmaları ya da ölmeleri durumunda, görevleri sona ermiş olsa dahi, kazanın olduğu bölgelerde bulunmaları bir iç hizmet talimatı gereği ise bunlara vazife malulü denilmesi gerektiği belirtilmektedir17.

İfade edilmelidir ki, Kanun lafzı ile sosyal güvenlik prensipleri uyarınca ölüme veya malullüğe yol açan saldırının, tamamen kişisel nedenlerden kaynaklanan ağır hakaretler, müessir fiiller ya da haksız tahrik dolayısıyla meydana gelmesi halinde, somut olayın özellikleri gözetilerek, adi malullük hükümleri uygulanacaktır. Nitekim, cuma namazı kıldırmak üzere hutbe okuduktan sonra merdivenlerden indiği sırada daha önce aralarında anlaşmazlık olan bir şahsın tabanca ile ateş etmesi sonucu öldürülen imamın vazife malulü olmadığına karar verilmiştir18.

Bu bağlamda, görevi sırasında gerçekleşen bir eylem neticesinde malul kalan iştirakçinin, mesleği gereği kamu nezdinde belirli bir üne sahip olması ya da unvanı ve devlet teşkilatındaki pozisyonu gibi özellik arz eden kişisel vasıflarının göz önüne alınması gerektiği belirtilmektedir. Örneğin vali, belediye başkanı ya da emniyet müdürü gibi siyasi ya da ideolojik görüşleri üstlendiği görev ile ilintilendirilebilen şahısların somut olayın özelliğine göre vazife malulü sayılması mümkün olabilecektir. Gerçekten Danıştay, TRT İstanbul Bölge Müdürlüğü prodüktörü olan iştirakçinin, tanımadığı kişilerce, siyasi görüş farklılığından dolayı öldürülmesi olayında vazife maluliyeti hükümlerinin uygulanacağına yönelik karar vermiş19; buna karşın, ideolojik görüş ayrılığından kaynaklandığı anlaşılan silahlı saldırı sonucu ölen hastane yemekhane görevlisi bakımından ölüm olayının görev sebep ve tesiri ile meydana gelmediğini ifade ederek vazife maluliyetinden yararlanamayacağına karar vermiştir20.

Yargıya intikal eden olayların tetkikinde; devriye nöbeti esnasında nöbetçi arkadaşı tarafından tüfekle vurularak öldürülen erin vazife malulü kabul edileceği21, görevli bulunduğu hastaneye yönelik silahlı saldırı sonucu ölen iştirakçinin şahsi husumet neticesinde silahlı saldırıya uğradığının kanıtlanamadığı gözetilerek vazife malulu sayılması gerektiği22; su kanalında boğulmakta olan er arkadaşını kurtarmak amacıyla yüzme bilmemesine rağmen suya atlayan askerin vazifenin sebep ve tesiri ile zarara uğradığına yönelik kararlar23 mevcuttur.

Malullük halinin, 45/b hükmü çerçevesinde söz konusu olabilmesi için, vazifeleri dışında herhangi bir kamu idaresine ait işlerin yapılması bakımından, iştirakçinin bünyesinde hizmet verdiği kurumun yetkili amirinin emir ya da talimatı doğrultusunda asli görevi dışında başkaca bir kuruma ait işi yerine getirirken malul hale gelmesi aranmaktadır. Burada hükmün lafzında yer alan, “herhangi bir kurum” ibaresinden anlaşılması gereken husus mülga 12. maddede sayılan Sandık kapsamındaki kurumlardır.

Kurumların menfaatini korumak maksadıyla bir iş yaparken o işten doğan malullük yönünden iştirakçi tarafından güdülen maksadın ilgili kurumca kabul edilmesi şart görülmekle Askeri Yüksek İdare Mahkemesi önüne gelen bir uyuşmazlıkta sadece yetkili uzman ve yetişmiş kişilerce yapılması öngörülen ve tehlike arz eden bir işin ifasında, ilgilinin kendi inisiyatifiyle gerçekleştirmiş olduğu davranışı neticesinde vazife malulü sayılamayacağına karar vermiştir24.

Malullüğün iş yerinin niteliğinden veya çalışma konusundan ileri gelen bir kazadan doğmuş olması açısından zararın fabrika, atölye gibi çalışma koşullarında tehlike unsurunun bulunduğu iş yerlerinde meydana gelmesi gerekmektedir. Maluliyete yol açan olayın işe başlamadan önce, iş sırasında veya işi bitirdikten sonra meydana gelmesi farklılık arz etmemektedir.

Danıştay, üzerine ispirto dökülen iştirakçinin, uyarılmasına rağmen kıyafetlerini değiştirmemesi ve akabinde sigara içmesi neticesinde ispirtonun tutuşması ile yanarak öldüğü olayda görevin sebep ve tesirinin söz konusu olmadığına hükmetmiştir25. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, önüne gelen uyuşmazlıkta, uzun süren uçuculuk görevinin sebep ve tesiriyle meydana gelen işitme kaybının tıbbi raporla da desteklendiğini gözeterek vazife malulü sayılacağına hükmetmesine26 karşın iştirakçide mevcut şizofreni hastalığının vazifenin sebep ve etkisinden kaynaklandığı ispatlanamayan olayda, davanın reddine karar vermiştir27.

Görevin sürdürülmesine engel olacak sağlık problemlerinin vazife maluliyeti kapsamında değerlendirilebilmesi için, söz konusu rahatsızlığın vazifeden kaynaklanması elzem olmakla beraber, kişinin bünyesinden, bağışıklık sisteminden ya da ruhi yapısından kaynaklanmaması gerekmektedir. Gerçekten, askerlik görevi esnasında elverişsiz hale gelen iştirakçinin, sinirlerinde iltihaplanma şeklinde meydana gelen rahatsızlığın görevin sebep ve tesiri ile meydana geldiğine ilişkin davacı beyanı dışında somut kanıt bulunmayan olayda vazife malullüğü aylığının bağlanamayacağına hükmedilmiştir28.

İlgilinin göreve başlamadan evvel mevcut olan bünyevi rahatsızlığının, görevin gerektirdiği fiziksel çalışmaların yol açtığı bedeni arızalar ya da zihinsel yıpranmalar gibi etkenler neticesinde ağırlaşması halinde de vazife maluliyetinin oluşacağı kabul edilmelidir. Öğretide koruyucu hijyen ve sağlık kurallarının gereği gibi ifası konusunda yükümlülüklerini yerine getirmeyen kurumlara mensup kişilerde ortaya çıkan sağlık problemlerinin de vazife maluliyetine yol açacağı ifade edilmektedir29.

5510 Sayılı Kanun Dönemi

Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’na göre; Kanun’un yürürlüğe girdiği tarihten sonra ilk defa 4/1-c bendi kapsamında sigortalı olanlar için 25. maddede düzenlenen genel malullüğün sigortalıların vazifelerini yaptıkları sırada veya vazifeleri dışında idarelerince görevlendirildikleri herhangi bir kamu idaresine ait başka işleri yaparken bu işlerden veya kurumlarının menfaatini korumak maksadıyla bir iş yaparken ya da idarelerince sağlanan bir taşıtla işe gelişi ve işten dönüşü sırasında veya iş yerinde meydana gelen kazadan doğmuş olması durumunda buna vazife malullüğü ve bunlara uğrayanlara da vazife malulü denilecektir.

Buna göre; sigortalının vazife malullüğü hükümlerinden yararlanabilmesi için öncelikle 25. maddede öngörüldüğü şekliyle maluliyet şartlarını sağlaması gerekmekte olup Kanun’da sayılan hallerden biri sonucunda çalışma gücünün en az %60’ını veya vazifesini yapamayacak şekilde meslekte kazanma gücünü kaybetmesi aranmaktadır.

Kamu idareleri vazife malûllüğüne sebep olan olayı, o yer yetkili kolluk kuvvetlerine veya kendi mevzuatına göre yetkili mercilere derhal, Kuruma da en geç on beş iş günü içinde bildirmekle yükümlüdür. Kuruma bildirim, aynı süre içerisinde sigortalılar veya hak sahiplerince de yapılabilir.

Kuruma bildirim süresi;
a) Vazife malûllüğüne sebep olan olayın meydana geldiği tarihten,
b) Hastalıklarının sebep ve mahiyetleri dolayısıyla haklarında vazife malûllüğü
hükümleri uygulanacaklar için, hastalıklarının tedavisinin imkânsız olduğuna dair düzenlenen
kati raporun onay tarihinden,
c) Esirlik ve gaiplik hallerinde ise, bu hallerin sona erdiği tarihten,
başlar.

Vazife malûllüğü süresi içerisinde bildirilmeyen sigortalılara; kamu idareleri ya da sigortalılar veya hak sahiplerince sonradan yapılacak bildirim üzerine, vazife malûllüklerinin belgelenmesi ve müstahak olmaları şartıyla, bu Kanunun zamanaşımı hükümleri dikkate alınmak suretiyle vazife malûllüğü aylığı bağlanır veya bağlanmış olan aylıklar düzeltilir. Bu durumda sigortalı veya hak sahiplerine bağlanacak aylık ya da aylık farklarının, vazife malûllüğünün bildirildiği tarihe kadar olan toplam tutarı Kurumca ilgili kamu idaresine ödettirilir.

Vazife Malullüğünün Ortaya Çıkması (m.47/1)

5510 sayılı Kanun’un ihdası ile 5434 sayılı Kanun döneminde mevcut olan “vazifeden doğma” ibaresinin yeni düzenlemede benimsenmediği görülmekle hükmün lafzı gereği maluliyete yol açan olayın vazifenin ifası sırasında gerçeklemesi gerekli ve yeterli olup bu olayın bizatihi vazifeden kaynaklanıp kaynaklanmaması bir önemi haiz değildir. Uygulama açısından, “kurumların menfaatinin korunması gereksiniminin” daha çok deprem, yangın, sel gibi doğal felaketler ve zaruri sebeplerle ortaya çıkacağı söylenmektedir. Sigortalıların, idarelerince sağlanan bir taşıtla işe geliş ve dönüşü sırasında kazaya uğramaları bakımından, yasal düzenlemenin lafzında, tahsis edilen aracın idarece sağlanmış olması şart öngörüldüğünden toplu taşıma araçları ya da ilgilinin şahsi aracıyla meydana gelen kazalar hükmün kapsamı dışında kalmaktadır30.

3713 sayılı Kanun’un 21. maddesinin birinci fıkrasında; kamu görevlilerinin görevlerini icra ederken terör eylemlerine muhatap olarak yaralanmaları, engelli hâle gelmeleri, ölmeleri veya öldürülmeleri durumunda 2330 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanacağı belirtilmiştir. Ayrıca 21. maddenin birinci fıkrasına eklenen bentlerle 2330 sayılı Kanun hükümlerinin yanında ilgililerin durumlarına uygun olmak üzere ilave olarak ekonomik ve sosyal haklardan yararlandırılmaları öngörülmüştür. Bir başka deyişle, olayın 3713 sayılı Kanun kapsamında değerlendirilmesi hâlinde 2330 sayılı Kanun’da verilmeyen ilave bazı hakların da ilgililere sağlanması amaçlanmıştır. 21. maddenin ek ikinci fıkrasında ise kamu görevlileri ile birinci fıkranın (h) ve (j) bentleri kapsamına girenlerden her ne şekilde olursa olsun terör olaylarının önlenmesi, takibi veya etkisiz hâle getirilmesi amacıyla ifa edilen görevler sırasında veya bu görevlere hazırlık, intikal, gidiş ve dönüşler esnasında meydana gelen kazalar sonucunda yaralanan, engelli hâle gelen, hastalanan veya hayatını kaybedenlerin birinci fıkranın durumlarına uygun hükümlerinden yararlanacağı belirtilmiştir.

Özellik arz eden bir durum olarak psikiyatrik ya da psikolojik rahatsızlıklar nedeniyle maluliyete ayrılma halinde vazife malullüğü hükümlerinin uygulanmasında, söz konusu hastalıkların sosyal zemini olan kalıtsal, doğumsal, gelişimsel, çevresel ve ailesel birçok etkenin bir arada rol oynaması sonucu oluşan hastalıklar olduğu belirtilmekle, uygulamada, asker ya da polis gibi kolluk personellerde, bunların, asayişin sağlanması ve terör olaylarının önüne geçilmesi sırasında maruz kaldıkları sarsıcı ve yıpratıcı deneyimler neticesinde sık karşılaşabilmektedir. Bu bağlamda; ilgilinin görevi boyunca herhangi bir olaya maruz kalıp kalmadığı, rahatsızlığının bünyevi ya da kalıtsal nitelik taşıyıp taşımadığı gibi hususlar araştırılarak hastalığın tek başına görevin sebep ve tesiriyle meydana geldiğini kabulünün tıbben mümkün olup olmadığının tespiti gerekmektedir.

Nitekim jandarma uzman çavuş olarak görev yapan sigortalının operasyon kapsamında meydana gelen çatışmada yaralandığını, yaralanmanın etkisiyle anksiyete bozukluğu tanısı aldığını ve görevini sürdüremeyeceğine yönelik tıbbi rapor düzenlendiğini ifade ederek vazife malullüğü hükümlerinin uygulanması talebiyle açtığı davada düzenlenen Adli Tıp Kurumu raporunda, davacının yapılan muayenesi sonucunda halihazırda aktif psikopatolojinin saptanmadığı, anksiyete bozukluğu rahatsızlığının oluşumunda biyopsikososyal etkenlerin rol oynadığı, bu rahatsızlığının meydana gelen dava konusu olay neticesinde başladığının tıbben söylenemeyeceğinin mütalaa edilmesi karşısında olay ile zararlı sonuç arasında illiyet bağı kurulamadığı ifade edilerek davanın reddine karar verilmiştir31.

Benzer şekilde, uzman jandarma olan davacının, hastalanan ya da çeşitli nedenlerle yaralanan mahkumların tedavi işlemleri için sevkler ve muayene/tedavi sürecinde nezaret personeli olarak görevlendirildiği, hastaneye kaldırılacak kadar ağır olan AIDS, Hepatit B – C, Tüberküloz (Verem), Pnömoni, Menenjit gibi ağır virüs ve bakteri hastalıkları ile ileri boyutta kanser hastaları, nöroloji, ruh ve sinir hastaları ile ağır psikiyatrik hastaların yanı sıra intihar eden veya kendisine açık yara oluşacak şekilde zarar veren çeşitli durumlardaki hastaların sevklerinde görevlendirildiği, bakteri ve virüs taşıyan tutukluların sevkinde özel önlemler almak zorunda kaldığı, sürekli olarak virüs veya bakterinin bulaşmaması için özen göstermeye çalıştığı, görevi gereği ve vicdanen personelinin de temizliğine özen göstermek ve kontrol etmek zorunda kaldığı, yaşadığı travma neticesiyle psikolojik, davranışsal değişimler yaşadığı, karşı karşıya kaldığı bu durumlar sebebiyle psikiyatrik takibi başlatıldığı, istirahat süreci sonunda davacının rahatsızlığı artık görev yapamayacağı kadar artması nedeniyle hakkında düzenlenen sağlık kurulu raporu uyarınca adi malul olduğuna dair karar verilmesi suretiyle mesleği ile ilişiği kesildiği uyuşmazlıkta, Adli Tıp Kurumu’nca düzenlenen raporda davacının, obsesif kompulsif bozukluk rahatsızlığının oluşumunda biyopsikososyal etmenlerin rol oynadığının bilindiği, görevi sırasında başlayabileceği veya alevlenebileceği ancak görevinin sebep ve tesiri altında ortaya çıktığının tıbben söylenemeyeceğinin mütala edildiği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir32.

Terörle mücadele kapsamındaki operasyonlarda uzun süre kar üstünde kalması nedeniyle rahatsızlanan davacının tedavi için gittiği hastaneden birliğine dönerken geçirdiği trafik kazası neticesinde ortaya çıkan maluliyetin terörle mücadele görevi kapsamında olduğu kabul edilerek 3713 sayılı Kanun hükümlerinden yararlandırılması gerektiği belirtilmiştir33. Bir başka kararda da, terör bölgesinde göreve yeni başlayan polis memurlarına bölgeyi tanıtmak ve bölgede bulunan hassas noktaları göstermek amacıyla ring görevini icra ederken meydana gelen trafik kazasının terör bölgesinde meydana gelmesi ve yaralanmaya sebebiyet veren görevin terörle mücadele kapsamında bulunduğu ifade edilerek 3713 sayılı Kanun’un uygulama alanı bulacağı sonucuna varılmıştır34.

Hakkari ilinin Yüksekova ilçesinde bulunan askeri bölgedeki su deposu inşaat faaliyetlerinde kullanılmak üzere getirilen kum ve kilit taşlarının taşınması, kamyona yüklenmesi, bu amaçla kamyonun yolda ilerlemesi için dozer aracının yolun tasfiyesini yapması aşamasında emniyet almak amacıyla görevlendirilen piyade uzman çavuşun, bu işte kullanılan kepçenin yolda arızalanması sırasında geri kayıp yan yatması sonucunda meydana gelen kazada beyin hasarından muzdarip olduğu, görevini sürdüremeyeceğine karar verildiği, emekliye sevk edilerek vazife malullüğünden faydalandığı ve fakat 3713 sayılı Kanun’a tabi olma talebinin reddedildiği ihtilafta davacının terör olaylarının önlenmesi amacıyla yol emniyetini sağlamak için görevli olduğu sırada kaza geçirdiği gerekçesiyle 3713 sayılı Kanun’da düzenlenen malullük aylığına hak kazandığına karar verilmiştir35. (Benzer yönde: AYM, B.No: 2018/25145, 14/6/2023T.)

Jandarma Komutanlığı emrinde görev yapmakta olan jandarma astsubay çavuşun devriye görevindeyken rahatsızlandığı ve kaldırıldığı hastanede vefat ettiği olayda, sigortalının 5510 sayılı Kanun’un 47/1 hükmü gereği vazifesini yaptığı sırada kalp krizi geçirdiği gözetilerek vazife malullüğü kapsamında işlem yapılması gerektiğine hükmedilmiştir36.

Polis memuru olan davacılar murisinin kaza günü 24.00-08.00 saatleri arasında görevli bulunmaktayken bebeğinin rahatsızlanması üzerine izin alarak saat 01.15’te uygulama nöbetini bitirmesini müteakiben kendisine ait özel aracıyla evine döndüğü sırada trafik kazası geçirerek vefat ettiği olayda vazife malullüğü koşullarının oluşmadığına karar verilmiştir37. Genel seçimlerde görev alan sigortalının, görevi sırasında arı sokması sonucu komaya girerek rahatsızlandığı ve gördüğü tedavi sonrasında malul kaldığı olayda, davacın üstlendiği görevin 2330 sayılı Kanun kapsamında sayılan işlerden olduğu gözetilerek vazife malullüğü aylığı bağlanması gerektiği belirtilmiştir38.

Jandarma uzman onbaşı olan davacılar murisinin tabur içtima alanında fenalaşarak yere düştüğü, yapılan tüm tıbbi müdahalelere rağmen yaşamını yitirmesi şeklinde gelişen ölüm olayının, görev esnasında vazifenin icrası sırasında meydana geldiği, her ne kadar Adli Tıp Kurumu raporunda ölümün kalp damar hastalığı sonucu meydana gelmiş olduğu yönünde tespit yapılmış ve idari tahkikat raporunda; müteveffanın sivil yaşantısında “Minumum Mitral Yetmezlik. Minumum Triküscit Yetmezlik ve Pulmoner Kapakta Hafif Yetmezlik” rahatsızlığının bulunduğu ve kalpte bulunan dört kapağın üçünün arızalı olduğu bilgisine ulaşıldığı, vefat olayının ölenin kursa katılmadan önceki rahatsızlığının aniden nüksetmesi sonucu gerçekleştiği kanaati belirtilmiş ise de, vefat edene “Komando Uzman Erbaş Olur” raporunun verildiği, uzman onbaşı olarak atamasının yapıldığı, ölüm olayından önce kalp hastası olduğuna ilişkin dosyada delil olmadığı, kaldı ki 5510 sayılı Kanun’un 47. maddesinde vefat olayında doğrudan görevinin neden ve etkisinin bulunup bulunmamasının vazife malullüğü aylığı bağlanması için koşul olarak sayılmadığı ifade edilerek vazie malullüğü şartlarının sağlandığı sonucuna varılmıştır39.

VAZİFE MALULLÜĞÜNÜ ORTADAN KALDIRAN HALLER

Vazife malûllükleri;
a) Keyif verici içki ve her çeşit maddeler kullanmaktan,
b) Mevzuat ve emir dışında hareket etmiş olmaktan,
c) Yasak fiilleri yapmaktan,
d) İntihara teşebbüsten,
e) Her ne suretle olursa olsun kendisine veya başkalarına menfaat sağlama veya zarar verme amacından,
doğmuş olursa bunlara uğrayanlar hakkında vazife malûllüğü hükümleri uygulanmaz.

Keyif verici içki ve her çeşit maddeler kullanmanın vazife maluliyeti hükümlerinin uygulamasını engellemesi bakımından yapılacak değerlendirmede, hükmün ratio legisi de gözetilerek, malûliyete yol açan olayın doğrudan doğruya keyif verici içki veya madde kullanmanın sonucu olması lazımdır yani salt bu tür içki ve madde kullanmış olmak, ilgili açısından disiplin suçunun konusunu oluşturabilmesinin dışında, vazife malûlü sayılmayı etkilememesi gerekir.

Öğretide ve yargı kararlarında sosyal güvenlik alanındaki gelişmeler de de nazara alınarak, söz konusu hükmün dar yorumlanmaması gerektiği, aksi halde meydana gelen her olay ya da kazada zarar görenin kusurlu bulunabileceği belirtilmektedir. Gerçekten, kişinin hükümde yasaklı haller içinde bulunmasının maluliyete yol açan olayda doğrudan ve birinci derecede vesile olması hükmün konuluş amacına ve sosyal güvenlik hukuku prensiplerine daha uygun düşecektir40.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Beker – Türkiye kararında; kışlada ölü olarak bulunan uzman onbaşının ölümü için devletin hesap verme mecburiyetinde olup olmadığı incelenmiş, AİHM içtihadına göre hükümetlerin, gözaltında tutulma sırasında meydana gelen yaralanma ve ölümler için makul bir açıklama yapma yükümlülüğü altında olduğu ve bu yükümlülüklerini yerine getirmediklerinde, AİHS’nin 3. veya 2. maddesi açısından ortaya ciddi bir sorun çıkacağı, bunun nedeninin; gözaltında tutulan kişilerin, hassas bir durumda olmaları ve yetkili makamların, onları koruma yükümlülüğünün bulunması olduğu; bu durumun yalnızca gözaltı durumlarda değil, aynı zamanda devlet yetkililerinin özel kontrolünde bulunan bölgelerde de geçerli olduğu, çünkü olayların büyük bölümünün münhasıran yetkili makamların bilgisi dahilinde meydana geldiği; mevcut davada Beker, kışlada ölü bulunduğu ve tüm görgü tanıklarının, silahlı kuvvetler mensubu olduğu, ayrıca, soruşturmanın askeri yetkililer tarafından yürütüldüğü ve ailenin, soruşturmaya müdahil olmasına izin verilmediği; bu nedenle, ölüm nedenini araştırma ve gerektiğinde de sorumluları teşhis etme ve cezalandırma olanağına yalnızca askeri yetkililerin sahip olduğu tespit edilerek sonuç olarak Beker’in askeri birimlerinin kontrolünde bulunan bir bölgede meydana gelen ölümü için makul bir açıklamada bulunma yükümlülüğünün devlete ait olduğundan bahisle, başvurucu murisinin ölümüne ilişkin makul bir açıklama getirilemediği ve devletin, sorumluluğu üstlenmesi gerektiği belirtilmiş ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yaşam hakkını düzenleyen 2. maddesinin ihlal edildiğine karar vermiştir.

Danıştay, AİHM’in yukarıda zikredilen ve emsal teşkil eden kararını da gözeterek, astsubay olarak görev yapan davacı murisinin nöbet görevi sırasında ölmüş halde bulunduğu olayda, ölüm sebebinin açıklığa kavuşturulamadığı, ölümün görevin tesir ve etkisiyle gerçekleşmediğinin ortaya konulamadığı halde, makul açıklama yapma yükümlülüğü Devlete ait olan ölüm neticesinin intihar ya da kazadan kaynaklandığı varsayımına dayalı olarak tesis edilen dava konusu işlemde ve vazife malullüğü hükümlerinin uygulanamayacağı gerekçesiyle davanın reddi yolunda verilen kararda hukuki isabet bulunmadığına karar vermiştir41.

Anayasa Mahkemesi, er olan başvurucu murisinin nöbetinin bitimine yakın, hizmet sebebiyle taşıdığı kendisine zimmetli ve mekanik olarak herhangi bir arızası olmayan tüfeğini tespit edilemeyen bir nedenle sağ göğsüne yaklaştırıp tüfeğin namlusuna sürdüğü anlaşılan mermiyi ateşleyerek, bunun sonunda da otopsi tutanağında zikredilen ve ateşlenen kurşunun yarattığı harabiyet sonucu solunum ve dolaşım yetmezliği neticesinde acil tıbbi müdahaleye rağmen öldüğü olayda; AİHM kararlarında da vurgulandığı üzere, askeri birimlerin kontrolünde bulunan kışlada meydana gelen ölüm olayının maddi koşullarının aydınlatılamadığı durumlarda ölümün görevin tesir ve etkisiyle gerçekleşmediğine dair açıklama külfetinin devlette olduğunu nazara alarak şüpheli ölüme ilişkin olarak maddi olayın koşullarının bir bütün olarak ortaya çıkarılması için yargısal mercilerin ileri sürülen iddialara ilişkin olarak ölenin daha öncesinde ciddi psikolojik rahatsızlığının bulunup bulunmadığı gibi hususlar başta olmak üzere askerliğinin ölüm olayı üzerindeki etkisinin ve netice olarak vazife malullüğü hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının etraflıca araştırılması gerekmesine karşın sözü edilen ve davanın sonucunu değiştirebilecek nitelikte esaslı iddialar araştırılmaksızın karar verilmesinin gerekçeli karar hakkının ihlaline yol açtığına hükmetmiştir42.

Bir başka kararında, jandarma personeli olarak görev yapan iştirakçiye, görevi sırasında yaşanan arbedede rahatsızlanarak hastaneye sevk edilmesi üzerine kalp rahatsızlığı teşhisi konulmuş, sonradan düzenlenen raporda %78 oranında engelli olduğu ve efor gerektirmeyen işlerde çalışabileceğine yönelik kanaat bildirilmiş, vazife malulü sayılarak aylık bağlanmasına ilişkin talebi ise istinaf mahkemesi tarafından, davacının görevi sırasında kalp krizi geçirdiği hususunda tereddüt bulunmadığı kabul edilmesine karşın söz konusu rahatsızlığın doğrudan ifa edilen görevin etkisiyle oluştuğunu açıkça gösteren tıbbi bir kanaat raporu olmadığı ve görevden kaynaklanan rahatsızlık olarak değerlendirilemeyeceği gerekçe gösterilerek kesin olarak reddedilmiştir. Anayasa Mahkemesi, başvurucunun hastalığının görevin sebep ve etkisiyle gerçekleştiği yönündeki iddiasının istinaf mahkemesi nezdinde 2577 sayılı İYUK ile öngörüldüğü üzere sağlık kurumlarından alınacak tıbbi rapor ile açıklığa kavuşturulması gereken bir olgu olduğunu belirterek iddianın ispatında hayati öneme sahip bilirkişi raporu düzenlenmesi talebi dikkate alınmadan dosyada yer alan raporlar çerçevesinde uyuşmazlığın sonuçlandırılmasının başvurucuyu, davalı idareye nazaran zayıf bir konuma düşürdüğüne ve bu durumun silahların eşitliği ilkesine halel getirdiğine karar vermiştir43.

Anayasa Mahkemesi’nin önüne gelen bir başka ihtilafta; askeri mühimmat taşıması için görevlendirilen başvurucu, el bombası fünyesinin patlaması neticesinde yaralanarak %44 oranında vücut fonksiyonu kaybına uğramış, vazife maluliyeti hükümlerinin uygulanması için açılan davada, idare mahkemesince, olay tutanağı hükme esas alınarak, davacının uyarılmasına rağmen mühimmat sandığında bulunan el bombası fünyesini kurcalamak suretiyle meydanda gelen zarara kendi kusuruyla sebebiyet verdiği ifade edilerek davanın reddine karar verilmiştir.

Ne var ki, aynı olay nedeniyle Askeri Yüksek İdare Mahkemesi nezdinde açılan tam yargı davasında, olaydan sorumlu tek personelin davacı olmadığı, olay sonrası disiplin cezası ile cezalandırılan diğer personelin davacı üzerinde nezaret ve denetim görevini ihmal suretiyle gerçekleştirdikleri kusurlu davranışlarının da olayın oluşmasına tesir ettiği, bu nedenle zararlı sonuç ile davacının görevi arasında illiyet bağının kesilmediği ve meydana gelen tüm zararların davacının üzerine yüklenmemesi gerektiği şeklinde değerlendirmelerde bulunulmuş ve tazminat ödenmesine hükmedilmiştir.

Mahkeme dosya kapsamında incelenen belge ve bilgiler doğrultusunda, olaya dair tutanağı düzenleyen karakol komutanı ile mühimmat taşınmasında görevlendirilen uzman çavuş hakkında başlatılan disiplin soruşturması neticesinde bu kişilerin disiplin cezası ile cezalandırılmalarına karar verildiği, ilgililer hakkında ayrıca bir ceza davası açıldığının kanun yolu aşamasında bildirilmesine rağmen bu durumun dikkate alınmadığı ve davanın neticelenmesinin beklenilmediği, aynı olay ile ilgili başvurucunun kendisi hakkında başlatılan soruşturmada kovuşturmaya yer olmadığına dair karar verildiği hususlarının yanı sıra; sözü edilen ceza dosyasının tetkikinde hiçbir rütbelinin mühimmat taşınırken olay yerinde bulunmadığı ve gerekli uyarılarda bulunmadığı, karakol komutanı olan sanığın baskısı ve telkiniyle diğer sanık uzman çavuşun mühimmat sandığına dokunulmaması konusunda emir verdiğine dair gerçeğe aykırı beyanda bulunduğunun tespit edildiği görülmüştür. Bu bakımdan ceza mahkemesinin gerekçesi dikkate alındığında aynı olaya ilişkin olarak idari yargı mercilerinin esas aldıkları tanık beyanları ve diğer delillerin sıhhati ve güvenilirliği ile ilgili ciddi bir şüphe doğduğu belirtilmiş, aynı maddi olayın iki ayrı yargı kolunda farklı değerlendirilmesinin sorun teşkil ettiğine dikkat çekerek idari soruşturmadaki beyanların gerçeği yansıtmadığının sonradan ceza soruşturması veya kovuşturması sırasında ortaya çıkmasının da uyuşmazlığın sonucunu etkileyen ciddi iddialar olarak görülmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bu itibarla başvurucunun ileri sürdüğü ve uyuşmazlığın sonucuna etkili olabilecek nitelikteki iddialarıyla ilgili yargısal mercilerce herhangi bir değerlendirmede bulunulmadığı, bu kapsamda kararlarda ilgili ve yeterli bir gerekçeye yer verilmediği görüldüğünden, yargılama süreci bir bütün olarak değerlendirildiğinde, başvurucunun gerekçeli karar hakkının ihlal edildiği sonucuna varılmıştır44.

Polis memuru olan başvurucular murisinin adli görev sırasında yaşanan çatışma sonrası yaralandığı ve istirahatli olduğu dönemde kalp krizi geçirerek vefat ettiği olayda nakdi tazminat istemli açılan davada idare mahkemesince; müteveffanın, vazife arkadaşının aynı olay nedeniyle vefatından iki gün sonra hastaneye başvurduğu ve göğüs ağrısı şikayetinin bulunduğu, hastanede de arkadaşının vefatı nedeniyle duyduğu üzüntüyü dile getirdiği, Sağlık Müdürlüğü tarafından düzenlenen raporda hastadaki göğüs ağrısının arkadaşının şehit olması nedeniyle tetiklendiği hususuna yer verildiği gibi hususlar bir arada değerlendirilerek davacıların murisinin görevi başında iken fiziki ve psikolojik olarak sarsıcı bir olay yaşadığı ve vazife arkadaşını kaybettiği, olayın ardından çok kısa bir süre sonra hastaneye başvurduğu ve vazifesinin etkisi nedeniyle vefat ettiği, vefat olayı ile davacıların murisinin geçirdiği çatışma arasında illiyet bağınını bulunduğu sonucuna varılmıştır. Kanun yoluna başvurulması üzerine istinaf mahkemesince, polis memuru olan müteveffanın iç güvenlik ve asayişin korunması görevi ile görevli iken yaralandığı, adli olayda arkadaşını kaybettiği, arkadaşının vefat olayının kendisini etkilediği, bu durumun ilçe sağlık müdürü imzalı yazıda açıkça belirtildiği, ancak davacının muayene sonunda kalbi için gerekli kontrolleri bilerek ve isteyerek yaptırmadığının anlaşıldığı, istirahatli iken kalp krizi geçirerek vefat ettiği, vefat olayının görevden kaynaklandığına ve görevin neden ve etkisiyle meydana geldiğinin kabul edilmesinin mümkün olmadığı sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru kapsamında olayla ilgili yaptığı değerlendirmede; istinaf mahkemesi kararında ilçe sağlık müdürünün yazısına yer verilmesine karşın yazıyla ilgili herhangi bir değerlendirme yapılmaksızın başvurucular murisinin bilerek ve isteyerek gerekli sağlık kontrollerini yaptırmadığı ve istirahatli olduğu dönemde vefat ettiği gerekçesiyle davanın reddine karar verdiğini, karar gerekçesinde olaya ilişkin aksi yönde bir doktor raporuna yer verilmediği gibi idare mahkemesinden farklı sonucu ulaşılmasının makul bir gerekçe ile ortaya konulamadığını belirterek gerekçeli karar hakkının ihlal edildiğine hükmetmiştir45.

HARP MALULLÜĞÜ

Subay, astsubay, uzman jandarma, uzman erbaş, sözleşmeli erbaş ve er ile Türk Silahlı Kuvvetlerince görevlendirilen 4/1-c bendi kapsamındaki sigortalılardan; harpte fiilen ateş altında, harpte, harp bölgelerindeki harp harekât ve hizmetleri sırasında, bu harekât ve hizmetlerin sebep ve etkileriyle, harpte veya harbe hazırlık devresinde her çeşit düşman silâhlarının etkisiyle, askerî harekâtı gerektiren iç tedip ve sınır hareketleri sırasında, bu hareketlerin sebep ve etkisiyle, barışta veya olağanüstü hallerde, emir veya görev ile uçuş yapan uçucularla hangi meslek ve sınıftan olursa olsun emirle görevli olarak uçakta bulunanlardan uçuşun havadaki ve yerdeki sebepleriyle ve yine emir ve görev ile dalış yapan dalgıçlarla, hangi meslek ve sınıftan olursa olsun emirle görevli olarak denizaltı gemisinde veya dalgıç kıtasında bulunanlardan denizaltıcılığın veya dalgıçlığın çeşitli sebep ve etkileriyle, Anayasa’nın 92. maddesi veya Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler uyarınca TSK, Jandarma Genel Komutanlığı ve Sahil Güvenlik Komutanlığı mensuplarının yabancı ülkelere gönderilmesini gerektiren durumlarda, birliklerin bulundukları yerlerden hareketlerinden itibaren yurt içinde, yurt dışında, yabancı ülkelerde veya yurda dönüş sırasında vazife malûlü olanlara ise harp malûlü denir.

Vazife malûllüğünün Kanun’daki özel bir düzenlenme şekli olan harp malûllüğünde, malûllüğü yalnızca harple ilişkili olarak değil; bazı hallerde barışta veya olağanüstü hallerde de ortaya çıkabilmektedir.46

  1. AYM, E.2006/111, K.2006/112, 15/12/2006  ↩︎
  2. AYM, E.2010/65, K.2011/169, 22/12/2011 ↩︎
  3. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi 03/07/2014T., 2013/23210E., 2014/16488K. ↩︎
  4. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, 05/03/2013T., 2012/6440E., 2013/3889K. ↩︎
  5. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, 10/03/2015T., 2014/6656E., 2015/4297K. ↩︎
  6. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, 23/11/2022T., 12310/14724 ↩︎
  7. Yargıtay 10. Hukuk Dairesi, 11/07/2024T., 4608/8073 ↩︎
  8. BAĞCI, Mehmet: Maluliyet ve Vazife Maluliyeti, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Doktora Tezi, İstanbul 2014, s. 137 ↩︎
  9. BAĞCI, s. 88 ↩︎
  10. YILDIRIM, Turan – YASİN, Melikşah – KAMAN, Nur vd.: İdare Hukuku, İstanbul, 2018, 140 ↩︎
  11. YHGK, 14/09/1983T., 1980/4-1714E., 1983/803K. ↩︎
  12. AYİM, 2.D., 26/10/1994T., 1993/543E., 1994/1732K. ↩︎
  13. Danıştay 11.D., 18/05/2010T., 2009/4307E., 2010/4307K. ↩︎
  14. AYİM 3.D., 30/10/2003T., 544/138 ↩︎
  15. AYİM 1.D., 31/10/1995T., 699/1021, AYİM Dergisi, s.10, Ankara, 1996, s.617-618. ↩︎
  16. AYİM. 1.D., 04/11/1997, 295/752, AYİM Dergisi, s.12, Ankara, 1998, s.634-637. ↩︎
  17. AYİM. 1.D., 15/02/2000T., 473/187, AYİM Dergisi, s.15, Ankara, 2001, s.573-575. ↩︎
  18. AYİM. 1.D., 19/09/2000T., 131/807, AYİM Dergisi, s.15, Ankara, 2001, s.575-577 ↩︎
  19. Danıştay 10.D., 23/10/1991T., 2581/2980 ↩︎
  20. Danıştay 10.D., 20/04/1992T., 1943/1466, ↩︎
  21. AYİM. 1.D. 18/09/2001T., 14/920, AYİM Dergisi, s.17, Ankara, 2002, s.713-716 ↩︎
  22. Danıştay 10.D., 19/11/1990T., 2981/2616 ↩︎
  23. AYİM. 1.D., 26/09/1989T., 95/354, AYİM Dergisi, s.7, Ankara, 1993, s.463-466 ↩︎
  24. AYİM. 1.D., 31.10.2000T., 380/1018, AYİM Dergisi, s.15, Ankara, 2001, s.578-582 ↩︎
  25. Danıştay 10.D., 04.03.1992T., 4338/859 ↩︎
  26. AYİM. 1.D., 08.02.2000T., 533/133, AYİM Dergisi, s.15, Ankara, 2001, s.543 547 ↩︎
  27. AYİM. 1.D. 25/03/2003T., 1259/431, AYİM Dergisi, s.18, Ankara, 2003, s.491- 493 ↩︎
  28. AYİM. 1.D., 08/12/1998, 561/1030, AYİM Dergisi, s.13, Ankara, 2000, s.466-468 ↩︎
  29. BOSTANCI, Yalçın: Yargı Kararları Işığında Vazife Malullüğü Kavramı, Kamu-İş; C:8, S: 1/2005 ↩︎
  30. BAĞCI, s.229 ↩︎
  31. Yargıtay 10. HD., 10/10/2024T., 7933/9879 ↩︎
  32. Yargıtay 10. HD., 01/04/2024T., 474/3509 ↩︎
  33. Danıştay 12.D., 09/11/2021T., 2018/3121E., 2021/5528K. ↩︎
  34. Danıştay 12.D., 14/10/2021T., 2018/3110E., 2021/4920K. ↩︎
  35. Yargıtay 10. HD., 13/10/2022T., 8804/12428 ↩︎
  36. Yargıtay 10.HD., 25/03/2023T., 455/672 ↩︎
  37. Yargıtay 10. HD., 28/03/2024T., 2023/10244E., 2024/3375K. ↩︎
  38. Yargıtay 10.HD., 06/06/2023T., 5378/6416 ↩︎
  39. Yargıtay 10. HD., 02/05/2023T., 2022/13505E., 2023/4659K. ↩︎
  40. BOSTANCI, Yalçın: Yargı Kararları Işığında Vazife Malullüğü Kavramı, Kamu-İş; C:8, S: 1/2005 ↩︎
  41. Danıştay 11.D., 2011/3388E., 2014/2674K. ↩︎
  42. AYM, B. No: 2020/37126, 30/10/2024, §21  ↩︎
  43. AYM, B. No: 2021/29979, 30/10/2024  ↩︎
  44. AYM, B. No: 2019/11991, 3/10/2024  ↩︎
  45. AYM, B. No: 2021/27736, 24/10/2024  ↩︎
  46. BAĞCI, s.190 ↩︎

Yorum yok

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir